11 Ocak 2012 Çarşamba

El Byüt El Trab

  

Toprak evler yoksulluğun simgesi, taş evler zenginliğin. Tarih boyunca kırsal kesimde yaşayan insanların imece usulü inşa ettikleri toprak evler uzun bir dönem toprak ve doğa ile koyun koyuna yatarak yaşanılan bir dönemin yaşam tarzını oluşturmuştur. Malzemesinin doğadan olmasi, kalın toprak duvarlarının yazın sıcağı kışın soğuğu içeri almayı reddetmesi nedenleriyle köylülere uzun bir dönem -hatta bazı uzak köylerde halen- ucuz ve pratik bir yuva olmuştur.
Toprak evlerin duvarlarında kullanılan kerpiç kalıplar özel sarımtırak bir toprak, saman ve su ile yapılmış harcın (Tıyn) tahta kalıplara dökülmesi ile elde edilir. Duvarlar yaklaşık bir metre kalınlığında güçlü depremlere dayanabilecek sağlamlıkta yapılır. Dikdörtgen şeklinde yapılan odaların üstüne ahşap kalaslar yerleştirilir ve üzerlerine kamışlardan yapılmış hasırlar (betürler) serilir. Bitmedi. Onun da üstüne ziftli kâğıtlar konur ve sonunda da Osmanlı kiremidi denilen kiremitler dizildikten sonra çatı işi bitmiş olur. Bu arada duvarların avluya bakan tarafında saçakların hemen altına gelecek şekilde güvercinler için gömme yuvalar açılır. Çünkü güvercinler evin, avlunun ve muhabbetin ayrılmaz parçalarıdır.
Ev yan yana yapılan odalardan ve bir ahırdan oluşur. Her odanın avluya açılan bir tahta kapısı olup duvarlarında birer tane bulunan ve genelde küçük küçük kareler şeklinde yapılan pencereler vardır. Evin içinde ya da yanında tuvalet yapılmaz; çünkü eskiden tuvalet ihtiyacı genelde bahçelerde giderilirdi. Bu arada eve bitişik geniş bir oda bulunurdu. Bu oda ahır ve odunluk olarak kullanılırdı. Bu odaya da ailenin yaşadığı ve yaşamın aktığı yan odadan ayrı bir kapı ile girilirdi. Bunun sebebi özellikle kışın soğuk ve yağışlı havalarda ahıra girişlerin kolay olması, ineklerin rahatsızlığı veya doğum yapma durumlarında da bunun hemen fark edilebilmesi içindir. Kalabalık ailenin beslenmesinde ve kaderinde ineklerin o kadar çok önemli bir yeri vardı ki anne babalar inekleri sürekli gözaltında tutar, onlara ailenin fertleri gibi davranırlardı. Çünkü genelde kalabalık olan aileler için ineğin olmaması açlık demekti. Çocukluğumda sıkça yaşadığım bir olayı anlatınca ne demek istediğim daha iyi anlaşılacak. İneğimizin hasta olduğu dönemlerde annem o kadar üzülürdü ki… Gece boyunca ineğimize bakmak için tahta kapıyı her açtığında duyduğum gıcırdayışlar hala kulağımda çınlar, elinde tuttuğu gaz lambasından çıkan gaz ve odanın defne sabunu kokusu da burnumda taptaze durur. Annem sabah oluncaya kadar ahıra defalarca girip çıkardı. İneğimizle hasta insanla konuşur gibi konuşarak ona cesaret ve moral vermeye çalışırdı. Sonra yatağına tekrar uzanır ve uykuya dalıncaya kadar önce ineğimiz sonra biz çocukları için dualar okurdu. Bu dualar bana da ninni olur, kapı tekrar gıcırdayıncaya kadar uykuya dalardım. Yağmurlu ve gök gürültülü havalarda fena ürker, kiremitler arasından giren şimşeklerin korkusuyla yer yatağında yan yana yattığımız kardeşlerimle beraber yorganı üstümüze kapardık. Hele bir de yazın çatıda yılanların fareleri kovalarken çıkardığı hışırtılar ve zaman zaman onlarla göz göze gelmemiz vardı ki anlatılacak gibi değil. Ama sonuçta bu canlılarla beraber yaşamaya alışmıştık. Kimimiz çatı içinde kimimiz çatı altında. Hayat, toprak, bitkiler ve hayvanlarla öyle iç içeydik ki. Onlarla zıtlaşmadan, uyumlu ve işbirliği içerisinde hayat akıp giderdi. Şimdinin modern hayatından çok farklı değil mi?
Toprak evler nasıl kullanılırdı? Oturma, banyo ve mutfak olarak kullanılan orta odanın ortasında Kızılderilililer gibi ocak yapılırdı. Bu ocakta gaz lambasının loş, ölgün ışığında yemekler pişer, ateşin kenarında yer sofrasında yemekler yenir, tohumlar çimlendirilir, ertesi günün yemekleri hazırlanır, dedikodu yapılır ve kavgalar edilirdi. Odanın oldukça geniş bir kısmını tahıl ambarları doldururdu. Bu ambarlarda kışlık erzakların arasında bez torbalardaki kuru incirlere, bal kavanozlarına dadanmak en büyük zevkimizdi. Ambardan çıkarılan karpuz ve kavun tohumları kavrulur, mısırlar patlatılır ve büyük bir hengâme içerisinde ailenin gece eğlencesi başlardı. Ocaktan çıkan dumanlar arasında anamızın kendi dilinde -Arapça- anlattığı masal ya da korku hikâyelerine ineklerin ve buzağıların möleme sesleri karışırdı. Binbir gece masallarının basit versiyonunu yedi yaşlarımdayken Necime Nene'den duymuştum. Şaşırtıcı olan kalabalık ailenin 20 m2 yerde iç içe yaşayabilmeyi becerebilmesi idi. Bugün toprak evlerin üç misli büyüklüğünde geniş beton binalarımızda yaşıyor olmamıza rağmen hayatın bize hala dar gelmesi gülümsetiyor insanı.
Hafta sonu herkes dışarıda iken kazanlar kaynatılır ve çocuklar eve teker teker çağırılıp banyo ettirilirdi. Odanın bir köşesinde bulunan banyo dediğimiz bölüm meyilli bir beton zeminden ibaretti. Yan tarafta yağmur suyu ile doldurulmuş kazan kaynarken anne ve ablalar küçük çocukları defne sabunu ile bolca yıkamaya çalışırdı. Banyodan sonra bit ayıklama seansları başlardı. Evin avlusunda defne sabunu, nar ekşisi ve salça kazanları mevsim sırasına göre kurulurdu. Biz çocukların işi oyunla karışık aileye yardım etmek ama arada da bahçeden toplanan ve kazanların altında közlenen leziz mısırları iştahla yemekti. Bu lezzet hala damağımda ve şimdiye kadar yediğim hiçbir mısır onun yerini alamadı.
Toprak evler (El Byüt el Trab) insan, yemek, buzağı, is, falat (inek dışkısı), toprak ve gaz lambası kokusu taşırdı. Evin çatısında güvercinler şen şakrak gezinir, duvarlarına oyulmuş yuvalarda güvercin yavruları beslenme saatlerini beklerdi sabırsızca. Narçiçekleri pencerelerden içeri girmiş olurdu ağustos başlarında. Kilitleri yoktu, misafirleri çoktu. Yoksunluğu da çoktu ama içinde yaşanlara hep sevgiler sunardı. Özlemimiz toprak evlere, kültürüne ve masalımsı yaşam şekline.
Toprak evler göçüp gidiyor. Heybetli ve soğuk beton evlerin kuytu gölgelerinde direnmeye çalışıyorlar tek tük. Onlara çok az bırakılan bahçeleri ve ağaçları ile. Diriliş olabilir mi? Savaş kazanılabilir mi? Biz deniyoruz. Birini kurtardık. Şimdi toprak duvarlar insan sesleri ve sıcaklığı ile tekrar buluştu. Görmek ister misiniz? 


www.toprakev.com
           
10 Ocak 2012
                                                                                                          Mehmet Ateş
                                                                                                          mehmettates@yahoo.com


               

10 Kasım 2011 Perşembe

Güzel Atlar Ülkesi; Kapadokya


Tatil, sıradanlaşan hayattan kaçmak, bir sonraki gün neler yaşayacağını bilememek ve hayatın bu haline rağmen aslında sıkıcı olmadığını hissetmek için çıktığımız bir serüvendir aslında. Hayatımıza yeni ve bize ait özel hikayeler eklemek ve yaşadım diyebilmek için yollara düşeriz. Para olmasa da bulur buluştururuz. Tatil arkadaşları da özel olsun isteriz çünkü biz yalnız gezmeyi henüz öğrenememiş bir nesiliz. Yeni bir şehre yalnız gitmek korkutur bizleri. Peki yola gece mi çıkmalı gündüz mü? Gece belirsizlik, korku, şaşırma ve sessizlik taşıdığından olsa gerek gündüzden daha fazla çeker beni.  Gitmek istediğimiz yer egzotik tatlar çağrıştıran ve başka gezenlerde seyahat hissi veren Kapadokya’ya olunca yola gece çıkmak daha isabetli oluyor. Ekip uzay yolculuğuna çıkar gibi hazırlanmıştı. Yanımıza aldığımız kalın montlar, atkılar, kazaklar, puşiler ve sıcak su termosu soğuk bir gezegene gittiğimiz içindi. Bu gezegende bir zamanlar yaşayan Persler buraya Farsça “Katpatuka (Kapadokya)” Güzel Atlar Ülkesi adını vermişlerdir. Persler ve atlar. Anlaşılır ikili. Elbette ki burası sadece güzel atların yaşadığı bir ülke değil; Erciyes, Göllü dağ ve Hasan dağından eski okyanus tabanına akmış  lavlardan meydana gelen ve yaş pasta şeklinde katmanlaşan peri bacalarının, karınca yuvasını andıran yeraltı şehirlerinin, yaşam sisteminin, her vadide leziz meyvelerin olduğu pastel bir ülke. Ancak bu ülkeye yada gezegene ulaşmak öyle kolay değil. Üç şoföre rağmen İzmir’den 10 saatlik bir yol demek. Aslında bu yol geziden çalınmış bir süre olmayıp neşeli, kavgalı, duygulu ve bol atıştırmalı içeriği ile ruh halimizi seyahate hazırlayan değerli bir süreç. Ancak bu yola dört farklı kültürden (Kürt, Türk, Arap, Makedon) gelen,  tartışmayı, konuşmayı, paylaşmayı, kavga etmeyi seven;  hayatın her dakikasında yaşamaktan keyif alan insanlarla çıkarsan sağlam bir ruh haline sahip olman gerekmektedir. Bütün Türkiyelilerin beraber yaşayabilmek için sahip olmaları gereken ruh hali gibi. Her gezi şaşırmaların, yeni kararlar vermenin, yeniden tanışmanın, bilgi kaynağımız Hande’nin muhteşem telefonundan internete bağlanıp tartışılan konular hakkında taze bilgiler almanın-Hande internetini paylaşmak istediğinde tabiki-, bolca yapıldığı yolculuk içinde onlarca yolculuk anlamına gelmektedir. Bu öyle bir şey ki dönüşte yolun sonuna geldiğimizde farkına varmadan kendimizi bir sonraki gezi planını yapmış buluyoruz.  
Hepimiz bu serüvene hazır cıvıl cıvıl halimizle hedefe hızla gidiyoruz. Gece 12’den sonra Şems her zamanki gibi arabayı kenara çeker ve “benim uykum geldi” der. Pili biten oyuncak bir robot gibi aniden devre dışı kalıyor. Bunu bildiğimden Konya düzlüklerine doğru hareket etmek  üzere direksiyona asılıyorum. Gökyüzü açık gece lacivert. Yıldızların hepsi gezmeye çıkmış; parlaklık yarışı yapıyor. Bir tanesi kayıyor ve ölüyor. Geç kalınsa da dilekler tutuluyor. Ahmet Kaya çalmaya başlıyor. Yavaşlıyorum. Arkadaşların uykusu derinleşiyor. Düşünceler hızlanıyor. Birkaç saniyede çocukluğa dönüyor, ilk gençlik heyecanlarını, arkadaşlarla köyümüzü değiştirme girişimlerimizi hatırlıyorum. Düşünceler seyahatte kalıyor bir süre ve çoğunlukla geçmişte. Ve bu seyahati aniden arkadan gelen ve ağzımda son bulan poğaça bitiriyor. Peynirli ve Zülü kokulu. Leziz. Poğaçayı çiğnerken ve etrafta sonsuz ovaya bakarken keyifle hayret etmeye devam ediyorum. Arabada yamula yamula uyumaya çalışan Şems ve Hande’nin tartışmaları başlıyor bir anda. Ve sonuçlanıyor hemencecik. Her zaman duyduğum son cümleler geliyor kulağıma. Hande, “Ya şems sen ne biçim adamsın? Kafan nasıl bir sistemle çalışıyor?” Şems, her konuda istatistiki bilgilerini hazırlamış Hande’ye cevap yetiştiriyor. “Sen benim söylediğimin ancak %10’nunu anlıyorsun.” Gülümsüyorum. Yine başladık. Birkaç saat daha gidiyor ve Arizona çöllerini anımsatan terk edilmiş bir benzinlikte küçük bir uyku molası veriyoruz. 
Aksaray’a yaklaşıyoruz. Aniden ilerde yol üstünde binlerce kuşun toz bulutu gibi akrobatik gösteriler yaptığını fark ediyoruz. Uyumlu ve sanatsal. Sabahın ilk ışıkları idi bunlar. Hava alacakaranlık ve soğuk; 3 derece. Ortalıkta bizden başka araç yok. Kuşların arasından geçiyor arabamız. Kuşların arasında kalıyoruz. Çığlıklar atıyor kuşlar ve biz.
Güzel atlar ülkesine varıyoruz. Kapadokya, içine bazen kısmen bazen tamamen Nevşehir, Aksaray, Kayseri’yi alan çok geniş bir coğrafya. Sabahın erken saatleri ve önce  Nevşehir’deyiz. Böyle bir soğuğu hiç beklemiyorduk. Nevşehir (Nyssa) adı üstünde yeni bir şehir. Bütün şehirlerimiz gibi çağını yansıtıyor. Beton bloklar ve aralarında can çekişen tarihi yapılar. Oradan hemen sıvışıyoruz. Şehirler bir zamanlar mimari açıdan çeşitlilik gösterirdi. Tıpkı her şehre ait özgün insan ve kültür çeşitliliği gibi. ‘Modernlik’ adına aynılaştık. Neyse şimdi felsefenin sırası değil deyip açlığa, yorgunluğa ve soğuğa rağmen sabırsızca keşfe başlıyoruz. Her fırsatta “ben burada yaşadım, buraları biliyorum” diyen ama her seferinde yolları şaşıran Şems’in rehberliğine güvenip-başka şansımız yoktu- arabayı Kaymaklı ve Derinkuyu yer altı şehirlerine sürüyoruz. Yer altı şehirlerinin en büyüklerinin olduğu yerler burası. Kimi zaman üç katlı kimi zaman sekiz katlı olan ve içlerinde kiliseler, ahırlar, oturma odaları, kuyular, depolar, havalandırma delikleri ve ocaklar olan bu karınca yuvalarını insanlar neden inşa edip içlerinde yaşamışlar? Çılgınlık mı delilik mi? Elbette ki hayır. Çok akıllı olmaları bu yola başvurmalarına sebep olmuş. İnançlarını yaşamak için başka insanlardan kaçmak için yer altına inmişler. İnancını yaşamak için kendini bugün dahi gizlemek yada başka bir ülkeye göç etmek zorunda kalan insanlar geliyor aklıma. Trajedi devam ediyor. Yer altı şehirlerinin tarihçesi şöyle. Ortadoğu’da doğan Hıristiyanlık inancı kısa sürede Antakya ve Tarsus’a kadar ulaşır. Bu bölgelerden azizler Hıristiyan inanıcını yaymak için Kapadokya bölgesine gelirler. O dönemde bu bölgede çok tanrılı dinlere sahip Roma imparatorluğu bulunmaktadır. Katı uygulamalara maruz kalan atalarımız Kapadokyalı Hıristiyanlar çareyi volkanlardan akıp gelen ve kazıması kolay olan kayalarda saklanmak üzere yer altı şehirleri kurmakta bulurlar. Her şeyi düşünülmüş zamanın en modern şehirlerinden olan bu şehirler yer üstündeki evlerle gizli geçitlerle birbirlerine bağlanmış. Kapadokya bölgesinde henüz hepsine inilmemiş olan bu şehirlerden yüzlercesi bulunmaktadır. Bazılarında aynı anda 30 bin kişinin hayvanlarıyla beraber uzun süre yaşayabileceği alt yapı düzeni ve imkanları bulunmaktadır. Ve bu şehirlerin içinde ve üstünde, peri bacalarında ve kayalıklarda yaklaşık 400 kilise yapılmıştır. Zaman içerisinde Hıristiyanlık serbest olunca bu kutsal bölge Hıristiyanlığın şekil aldığı ve içinde önemli din okullarının bulunduğu bir yer haline geliyor. Ermeni din önderi Aziz Gregory Ortodoksluk öğretisini burada geliştiriyor ve şu an Ortodoks inancının güçlü olduğu Gürcistan, Rusya ve çevresi Gregory eliyle bu öğreti ile tanışıyor. Bu kiliseleri, yerleşim alanlarını yavaşça, derin düşüncelere dalarak gezmek ve böyle bilgileri Ürgüp’te yaşayan arkadaşımız rehber Birsen’den öğrenmek insanı hayretler içinde bırakmaktadır. Kapadokya’nın dünyanın şekil almasında ne kadar büyük bir etkisinin olduğunu fark ediyor, yaşadığımız coğrafyanın ağır, zengin, acılı ve sevimli geçmişi tüyleri diken diken etmektedir. İlginç olan diğer bilgiyi kitaptan öğreniyoruz. 7. yüzyılda İslamiyet’in Arapların akınlarıyla buraya kadar ilerlemesi neticesinde İslami inanış Hıristiyanlığı etkilemiş ve bu etki ile kilise duvarlarında insan figürü resmetmek belli bir süre yasaklamıştır. Bu yasak kilisedeki ikonalarda kendini açıkça belli etmektedir. Bu yasak  döneme İkonaklastik dönem adı verilmiştir. Yasak öncesinde yapılan ikonalarda İncil’den sahneler insan yüzü ile beraber resmedilirken yasaktan sonra kilise duvarlarında sadece geometrik şekiller vardır. Boya malzemesi olarak bölgede çıkan kırmızı toprak, çivit ve diğer bitki köklerinden elde edilen boyalar kullanılmıştır. Bir yeri en iyi yöresinde yaşayan ve çevresinde olan bitene karşı duyarlı olan insanlardan öğrenebilirsin fikrinden hareketle Birsen hocamızın evine konuk oluyoruz. Bahçeden kopardığı elmalardan sıkıp bize ikram ettiği suyunu içerken Adile Naşit’ten hikaye dinleyen çocuklar gibi içimiz huzur ve merakla dolu bir şekilde başka başka bilgiler dinledik. Arada Birsen hocamızın kızı- küçük cadı- Eylül’ün lafa girmesi ve sorular sorması ortamı daha sevimli hale getirdi. Sonra Birsen’in eşi eski ve yeni solcu ağabeylerden Metin ile kemerli, babadan kalma tarihi çanak çömlek atölyesinde buluşuyoruz. Burası kırmızı toprağı ile bölgeye hayat veren Kızılırmak kıyısına kurulu Avanos. Eski adı Vanessa. Sahibi Süleyman usta sakin ruh hali ile dingin bir hava veriyor ve soba üstünde, güğümde cızıldayan suyun sesi ile sanatını icra etmektedir. Yanında yerli bir hanımla evlenip buraya yerleşen Roman adında Alman damat sevimli Türkçe’si ile bizi selamlıyor.  Elma çayımızı içerken duvarda çamurun ve boyanın mucizesi ile oluşmuş eserlere ve 40 yıl önce Erol Taş ile çekilen fotoğrafa şaşkınlıkla bakıyoruz. Hep beraber Tafana restorana gidiyoruz. Tafana içinde tandır bulunan mutfak anlamına gelmektedir. Güveçte kuru fasulye, pideler ve kavurma pek lezzetli. Buranın sahibinin ilginç bir özelliği var. Her sene ramazan ayı boyunca restoranı kapatıyor ve dünyada gidilmesi en zor yerlere seyahate çıkıyor. Restoranın duvarlarında Tanzanya’da, Burma’da, Hindistan’da ve daha bir sürü ülkede çekilmiş fotoğrafları görüyoruz. Şimdiye kadar 80’den fazla ülkeye gitmiş ve ülkelerin en ücra, turistsiz yerlerinde kalmış. Yerel insanların evlerinde de konaklamış sokaklarda da yatmış. Kendi elleriyle bize servis yapan ve böyle mülayim görünen birinin bu kadar macerayı yaşadığına inanamıyorsunuz. Az sonra İtalyan bir arkadaşını tanıştırıyor. O da Avanos’da Bir Kedi adında otel işletiyor. Metin ağabeyin  tanıştırdığı her arkadaşının böyle ilginç ve zengin kişiliklere sahip olduklarını fark ediyoruz. Sonra Kızılırmak’ın hemen kıyısına kurulu Ulaş’ın yeri kafeteryasında saleplerimizi içip bölge ile ilgili derin sohbetlere dalıyoruz. Aynı anda Eylül ve Şems arasında satranç kapışması yaşanıyor. Yedi yaşındaki Eylül’ün yenilmeye tahammülü yok. O yüzden yeninceye kadar oyun devam ediyor. Metin Avanoslu. Toplumcu kimliği, nazik ve insanı seven yapısı sayesinde gitmek ve yapmak istediğimiz her yer ile ilgili bize isimler verdi. Şaşırtıcı olmayan şey ise daha sonra bu isimlerin her kapıyı açtığını görmek oldu. Birbirimizin arkadaş ve etkinler ağına dahil olma niyetimizi ifade edip ayrıldık sevimli arkadaşlarımızdan ve Vanessa’dan. Ürgüp’e giden dönemeçli yolda peribacaları zifiri karanlıkta, Hande’nin deyimi ile, “dizilmiş penisler” gibiydi. Milyonlarca yıl içerisinde rüzgar ve suların aşındırması ile ortaya çıkan peribacalarının oluşumu halen devam etmekte ve belli bir süre sonra yok olmaktadırlar. Ancak güzel haber bu süre içerinde aşındırma yeni peri bacalarının yani yeni penislerin oluşmasına da sebep olacak. Hande’ye sevimli bir müjde bu. Yol bitiminde Şems’ten geri dönmesini istiyorum. Peribacalarının yoğun bulunduğu yere tekrar geldiğimizde arabayı yana çekmesini istiyorum. Farları kapatıyor ve peribacalarına bakıp yeni yeni şekiller bulma yarışına giriyoruz. Peri bacalarını kimimiz hindi, kimimiz deve, kimimiz kartallara benzetiyoruz. Bu etkinlik bize şunu gösteriyor ki doğa içinde ve oyun olmadan hayat asla eğlenceli olmuyor. Oyunumuz korku filmleri niteliğinde senaryolar üretmeye başlayınca Hande ile Zülü korkuya kapılıyor ve oradan ayrılıyoruz.
            Ürgüp’e dönüyoruz. Kayseri yolu üzerinde 1800 rakımda bulunan Ürgüp eski adıyla Osiana Kapadokya bölgesinin en popüler yerlerinden. Halen içinde yaşanılan mağara evler ve peri bacaları çok ilgi çekici. Yaklaşık 12 sene önce gittiğimden farklı olarak şehir yapılaşması belli bir düzene girmiş görünüyor. Her türlü binanın yörenin sarı kesme taşlarından yapılması zorunluluğu ilçeye sevimli ve doğaya uyumlu bir hava vermiş. Zaten Kapadokya bölgesi turizm alanında belli bir standart yakalamış, düzenli, temiz ve gezginlere kolaylıklar sunması açısından ileri bir noktaya ulaşmış durumda. Çok sevindirici. Kitaptan Ürgüplü kütüphaneci Mustafa Alagöz’ün hikayesini öğreniyoruz. Mustafa 1969’da eşek sırtında kitaplar taşıyarak köyden köye dolaşmış ve yöre halkına kitap okuma alışkanlığını aşılamaya çalışmıştır. Bu ilginç girişiminden dolayı zamanın ABD başkanı J. F. Kennedy tarafından ödüllendirilmiş ve 1969’da Amsterdam’da yılın kütüphanecisi seçilmiştir.  
            Ertesi gün sabah tembel tembel kahvaltı yaptıktan ve bayram fotoları çektikten sonra Uçhisar’a doğru yola çıkıyoruz. Zülü’nün elinde Birsen’den alınma kutsal gezi listesi, bunun dışına çıkmak isteyenleri azarlıyor. “Burada duralım, şunu görelim” diyen Hande’ye “ama listede bu yok, olmaz” diyerek tersliyor. Hiç durmuyoruz. Arabada giderken gezegeni ortadan geçen karayolunun sağında ve solunda dünyaya ait olmayan yeryüzü şekilleri, sarı kayalar, vadiler, bağlar, peri bacaları ve güz renkleri ile gerçek olmayan bir coğrafyada sanal bir tur yapıyor hissine kapılıyorum. Sabahleyin tartışma olmazsa olmaz sözünü haklı çıkarmak adına Zülü Şems ile beraber peribacaları arasında kamp kurma fikrime şiddetle karşı çıkıyorlar. Bu harikalar diyarını peribacaları arasında ve çadırda yada sadece uyku tulumunda gece sırt üstü yatıp ellerimi başıma altına koyarak ve yıldızları izleyerek yaşamak istediğimi anlatmaya çalışıyorum. Hızlı çevreciler “doğaya zarar verirsin”. “Bunu yapmamalısın”, diyerek fikrimden vazgeçirmeye çalışıyorlar. Hande ilk defa lehimde görüş bildiriyor. Tartışma daha fazla uzayabilirdi ancak aniden Uçhisar kalesini önümüzde buluyoruz. Bizi yukarı davet ediyor. Burası tepelerin oyulması ile yapılmış bir kale. Kalenin dibinde güz mahsulü, vadilerde yetişen meyvelerin kurularını fark ediyoruz. Parlak renkli, bol şekerli ve taptaze. Köylüler sürekli “tatmadan almayın, tadın” diye tezgahlarına davet ediyorlar.  Şems bu daveti abartıp bu meyvelere açık büfe muamelesi yapıyor. Karnı doyuyor herhalde. Poşet poşet cevizler, kuru üzümler, elma kuruları satın alıp kaleye fırlıyoruz. Kaleden gezegenin uzak köşelerinin ve ortamla bütünleşmiş taşlardan yapılma Uçhisar yerleşim alanının en güzel geniş açı fotoğraflarını çekiyorum. Uçhisar kalesi ve etrafını sarmış evlerini gece ışıkları ile aydınlanmış bir şekilde uzaktan seyretmek peri masallarında prensesin yaşadığı kaleyi ve gece çekilmiş Mardin fotoğrafını anımsattı.
            Kapadokya bölgesini gezmek hem çok kolay hem de pek zevkli. Kolay çünkü ilgi çekici bütün yerler birbirlerine çok yakın mesafede. Ve gidilecek yerler arasında geçilen mesafede, yol üstünde şaşırtıcı bir çok yer şekli, peri bacası yada doğal bitki örtüsüne rastlıyorsunuz. Gözler ve beyin sürekli aktif durumda. Bir günde bu kadar farklı şeyle karşılaşmaya alışkın olmadığınız için yorulma ihtimaliniz fazla. Uçhisar’ın hemen dibindeki Güvercin Vadisine iniyoruz. Artık bölgeyi yukarıdan değil aşağıdan görmenin vakti gelmişti. Aşağıda ilk göze çarpan ilginç yeryüzü şekillerinin arasında yetişen elma, armut ve diğer meyvelerin bu şekillerle oluşturduğu bütünlük. Elmalar ve armutlar yerlere dökülmüş. Üzümler soğuktan yaralı ama hala tatlı. Atıştırıp yürürken başımızın üstünde uçan güvercinlere bakıyor ve vadinin içlerinde keyifle çığlık atmalarına tanık oluyoruz.
Bir sonraki durak Zelve. Yüksek ve geniş peribacaları, bağları, manastırları, kilise ve camileriyle farklılıklara rağmen birlikte yaşamın sembolü Zelve’de başıboş tembelce dolanma zevkini yaşamak tavsiye edilir. Bu arada Zelve ve Kapadokya’nın pek çok yerini bisikletle yada balonla gezen insanlara rastlamak çok ilginç. Gelecek sefere ben de bisiklet kiralayıp şu vadilerde ve peri bacalarının arasında gezeceğim sözünü kendime verip rahatlıyorum. Gelecek sefer diyorum çünkü Kapadokya birkaç senede bir ve her seferinde farklı mevsimlerde tekrar tekrar gezilmesi gereken güzelliği bitmeyecek bir gezegen.   

Şimdi Göreme’yi dinlemeye hazır mısınız? Göreme (Korama) açık havada bir müze. Bildiğimiz Aziz Paul buraya gelmiş ve misyonerlerin eğitimi için en güzel yerin burası olduğuna karar vermiş. 6. ve 7. Yüzyılda Hıristiyanlığın en önemli merkezi burası imiş. Kayalara oyulmuş sayısız kilisesi o dönemde kilise başına düşen insan sayısı hakkında bize  ip ucu vermektedir. İsteklerini en hızlı şekilde ifade etmekle ünlü Hande artık kilise ve peri bacası görmek istemediğini belirtiyor. Biz de öyle hissetmiş olacağız ki teklifi derhal kabul ettik ve Ürgüp yoluna çıktık. Ancak Ürgüp’e gelmeyi beklerken karanlığın da etkisiyle yolu şaşırıp Ortahisar’a geliyoruz. Keşke bütün şaşırmalar bu kadar güzel olsa. Burası Uçhisar gibi ortasında kalenin olduğu şirin bir kasaba. Kaleye çıkılamıyor çünkü erozyon tehlikesi var. Bizde kasaba sokaklarında dolana dolana küçük bir kahvehaneye giriyoruz. İçerde amcalar zamanda donup kalmış gibi donuk gözlerle sobanın etrafında çaylarını yudumluyor ve başlarıyla bizi selamlıyorlar. Biz de çay alıyoruz ve tipik muhabbete girme laflarını sıralıyorum. “Bu sene üzümler nasıldı?” Bu cümle bol muhabbet için yeterli idi. Ali amca 52 yıl sigara içmiş ve kalp krizi geçirince sigarayı bırakmak zorunda kalmış. Önce buna çok üzülmüş ama şimdi kendimi iyi hissediyorum diyor. Bayram çocukları giriyor kahveye. Kahveci oralet ikram ediyor. Çocuklar masa etrafına üşüşüyor. Bu sahne kaçmaz diyorum ve kahve içini anlatan bu sahneyi çekiyorum. Siyah beyaz. Çıkışta kahveci bayram kolonyası ve çikolatası uzatıyor. Kahvedekiler takılıyor. “Bu misafirler gelmese bize ikram etmeyecektin değil mi?” diyorlar. Kahveci utanıyor ve kızarıyor. Kahveden çıkışta Metin ağabeyin bize tavsiye ettiği Mustafapaşa (Sinasos) kasabasındaki Eleni kafeye gitmek üzere yola çıkıyoruz. Yüksek bir noktada rastladığımız bir gençten burası ile ilgili küçük bilgiler aldık. Burası 1925’lere kadar Rumların yaşadığı zengin bir bölge. Sokaklarda Rum mimarisi kendini her şekilde belli ediyor. Mübadele ile buradan ayrılan Rumlar burayı unutmuyor ve her sene burada buluşmalar düzenlemek için geliyorlar. Kasaba merkezine yakın bir noktada tipik bir Rum Evi eski haliyle otel görevi yapmakta. Eleni kafeyi buluyoruz. Bahçesinde odun ateşi yakmış ısınmaya çalışan insanları görüyoruz. Odun kokusu soğuğun kokusunu bir nebze azaltmış. Kemerli kafenin içine giriyoruz. Kimimiz yörenin peynirli pidesini yerken Şems etsiz hamurdan ve soğandan yapılma muhacir mantısı yiyor. Biz de tadına bakıyoruz tabi ki. Leziz. Biraları içince yeni şoförümüz Zülü bizi Ürgüp merkeze Metin’in garanti tavsiyesi Joy bara getiriyor. Burası batıdaki birçok bardan daha güzel döşenmiş, rahat bir yer. Ancak dikkat. İçki pahalı ve içerde sigara içiliyor.
Ertesi gün Ihlara vadisini görüp vadi içersinde yürüyüş yapmayı planlıyoruz. Ama Zülü Mustafa paşa’yı gündüz gözü ile görmenin hoş olacağını söyleyince hepimiz bu fikir ile  heyecanlanıyoruz. Mustafa paşa’da yarım saat geçirmek 85 yıl öncesini yaşamak gibi bir şey idi. Rum evinin yanındaki ilginç resimlerle bezeli ve kapısının üstünde “bu eve sadece güzel düşünceler taşıyorsan gir aksi halde girme” yazısının olduğu evi seyrediyorum. Bu yazıyı  buraya yazdıran ev sahibi ve yazan usta giriyor hayalime. Yüzlerini ve kıyafetlerini seçmeye çalışıyorum. Ve bu insanların bu evi terk etmek zorunda kaldıklarında hissettikleri acıları tahmin etmeye çalışıyorum. Sevdiğimiz bir oteli bile terk etmekte zorlanıyorken yüzlerce yıllık aile hikayesi olan evimizden nasıl çıkılabilir? Çok garip değil mi? İki lider masa başında milyonlarca insanın evini ve yurdunu terk etmesi için karar alıyor. “Kutsal amaçlar için.” Garip olan bu acının halen mübadil çocuklarında ve torunlarında taze olması. Kasabadan çıkarken ilginç ve acı bir olayla karşılaşıyoruz. Yüzü çuval ile kapatılmış, dört beş kişi tarafından itekleye itekleye zorla yürütülmeye çalışılan boğa kurban edilmek üzere evden çıkarılıyor. Boğa önünü göremediğinden yürümekte zorlanıyor. Bu sahne et yeme isteğimizi köreltiyor ve hayvan öldürmelerinden kendi payımıza düşen utancı hissediyoruz. O anda Şems “bundan sonra hayatım boyunca et yemeyeceğim” deyip vejetaryen oluveriyor. Önce şaka sanıyoruz ama “Şems bu yapar” deyip inanıyoruz. Bundan sonra Şems’in yeni hayatının neye benzeyeceğini tahmin etmeye çalışıyoruz. Ihlara’ya giden yol üstünde coğrafya yine hayranlık verici sürprizlerle dolu. Bu dönem köylerde kabak çekirdeklerini kabaklardan ayırma ve kurutma dönemi. Bu sebeple yol kenarlarında kabaklar birikmiş bazı yerlerde ise insanlar yerlere serilmiş kabakları karıştırmaya yani onları havalandırıp kurutmaya çalışıyorlar. Fotoğraf çekmeye düşkün olanlar için iyi malzeme. Çiğ çekirdeğin tadına da bakmalı.
Ihlara kasabasına varıyoruz. Meydanda bizi 81 yaşındaki Mukaddes nene karşılıyor. Evine gitmek istiyor ama yokuşu tırmanamadığından onu yukarı çıkarmamızı istiyor. Hemen bindiriyoruz. Bayramı korku ile geçirdiğini söylüyor. Ona kulak veriyoruz merakla. “Oğlum doğuda asker ve her an kötü bir haber gelecekmiş gibi korkuyorum” diyor ve ekliyor, “ama sürekli dua ediyorum”. Şu an Mukaddes teyze gibi binlerce annenin korkular içerisinde olduğunu ve daha kötüsü bazı anaların bu korkularının gerçeğe dönüştüğünü düşünüp kızıyorum. Bu işte payı olan herkese. 
Ihlara vadisi düz olan bir ovanın bir kısmının çökmesi ile oluşmuş ve ortasından azgın bir at gibi hızla akan bir nehir geçmiş. Çöktüğü yerdeki kayalar taş ustasının elinden çıkmış gibi itinayla kesilmiş heybetli uçurumlar oluşturmuşlar. Etrafı güzel düzenlenmiş merdivenlerden aşağıya inerken vadinin ihtişamı daha etkili görünüyor ve bunu yapan doğaya hayranlık beslemeye başlıyorsunuz. Yürüyüşle beraber hayaller de başlıyor. Yine bir çadır kampı ve geceyi vadinin koynunda geçirme isteğini şiddetle hissediyorum. Böyle yerlere gelme isteği ile gitmeme isteğinin şiddeti aynı. Ama şimdi gitme zamanı. ‘Medeni hayat’ acele etmemizi istiyor. Çünkü Konya’da Mevlana’yı ancak saat beşe kadar görebileceğimiz söylendi. Mevlana bunu duysa ne düşünürdü acaba. Hızlanıyoruz. Ve zamanında yetişiyoruz. Zülü ve Hande’nin Mevlana’dan istekleri vardı. Onları ilettiler. Konya’ya gelmişken etli pide yemek için-bayramdan dolayı- zar zor bir lokanta buluyoruz. Şems meraklı bakışlarımız altında ilk sınavını başarıyla veriyor ve etli değil peynirli pide yiyor. 
            Her tatil erken biter. Ve hep eksik yerler kalır, !neyse bir dahaki sefere' deriz. Bir dahaki sefer ilerisi için umut yatırımıdır. Kendimizi avutmadır. Bilerek de avuttuk kendimizi. Olsun. Dersler çıkardık kendimizce. Bundan sonra daha az yer gezilecek ama her gezilecek yerde daha fazla vakit geçirilecek. Daha derine inmek için. Bakmaktan çok görmek ve yaşamak için. Bir seyyah gibi mesela. Şimdi dönmek zamanı. Her dönüş işe başlamak, hayata kaldığın yerden devam etmek demek. Bu durum hafifçe burur mideyi. Ama geri dönmek aynı zamanda gezinin verdiği mutluluk ile ertelenen projeleri, işleri, hayalleri gerçekleştirmek için kendinde coşkun bir enerji bulmak demek. Yine de dikkat bu enerji kısa sürelidir ve tükenmeden harekete geçmek gerekecektir. Keşke gündelik hayatımızın her anında tatilde hissettiğimiz gibi hissedebilsek. Kim bilir ne güzellikler yaratırdık; kendimizi ve dünyayı sevindirecek. Dönüş yolu daha karanlık. Vücutlar yorgun düşmüş, Hande ve Şems'te üşütme belirtileri baş gösteriyor. Ancak şiddetli bir tartışma bu ağır havayı dağıtabilir ve özümüze döndürebilirdi. Az sonra düşündüğüm gerçekleşiyor. Konya çıkışında başlayıp İzmir girişinde biten çetin konulara giriyoruz. Göçmen ve farklı etnik kökenden gelen insanlara hakim kültürlere sahip insanların davranışlarını analiz ettik. Genelde o davranışları beğenmedik. Şems'in bazı Türkçe kelimeleri farklı telafuz etmesine güldük. Termoz gibi. O da bize kızdı. Biz yine güldük. Sonra da fırsat olsa nerede yaşamak isterdiniz sorusuna yanıtlar verdik. Farklı yerlerden gelen ve farklı hikayelere sahip bizler acaba vatanım yada memleketim dediğimiz yerleri mi tercih ederdik? Verdiğimiz cevaplar dünyalı kimliğimizi ortaya çıkardı ve yeni tartışmaları tetikledi. Günlük hayatımızın aktığı zamanlarda birbirimizle bu kadar uzun sohbet etmediğimizden tam olarak tanış olmadığımızı fark ediyoruz. Şimdi dört teker üstüne oturmuş, karanlıkta giderken sonsuz sohbetler için sonsuz zamanımız vardı. Hande için derin felsefelere girme fırsatıydı bu. Konuşmayı sevince çok fırsatı sonuna kadar kullanılıyor tabi ve sevimli yeni şeyler keşfediyorum sözlerinde. Dönüş yolu birbirimizi tekrar tekrar tanımak için ayrılmış özel bir zaman gibi idi. Ve artık şunu rahatlıkla söyleyebilirim. Sevdiklerinizle yola çıkmanız lazım. Daha çok sevmek yada onlardan ayrılmak için. Biz daha çok sevdik.
10 kasım 2011, izmir 

11 Ekim 2011 Salı

Hannover’de Güz ve Dostluk

Hannover’de Güz ve Dostluk











Hannover’e yüksekten bakınca insan bu nazlı yeşil kentin 2. Dünya savaşında bombardıman uçaklarıyla yerle bir edilmiş bir şehir olduğu gerçeğini kabul etmekte zorlanıyor. Şehrin ortasında çevreme baktığımda aklıma siyah beyaz fotoğraflarda yıkıntılar arasında birkaç parça sağlam eşya bulmaya çalışan bir deri bir kemik kalmış insanlar geliyor. Şimdi ise etrafıma bakıyor insan ve şehir enkazının nasıl olup da ufak sıyrıklarla ve köklerini kaybetmeden tekrar ayağa kaldırıldığını merak ediyorum. Bin hepsi olmasa da büyük bir kısmı eski haline uygun olarak tekrar inşa edilmiş. Mesela, yaklaşık yüz yaşında olan ama haritada hala yeni diye geçen Hannover’in en güzel yapısı belediye binasına (Neu Rathaus) bakınca bunun Ortaçağdan kalma bir şaheser olduğunu hissine kapılıyor insan. İki anı göl, kestane ağacı ve yeşil alanlardan oluşan bu barok dönemi binasının renkleri şu sıralar renkleriyle çok uyumlu, birazdan merdivenlerinden kral ile kraliçenin ineceği mağrur bir saray görüntüsü vermektedir. 522 nüfuslu, Almanya’nın orta yerini kapmış, güneye göre daha az zengin, fuarlar kenti Hanover’de yeşil ve sulak alanlar yerleşim alanlarından daha fazla yer tutmaktadır. Sakin sokakları pedal ve tramway zilleri ile arada yüksek sesle konuşan köşeleri tutmuş bira keyifçileri şenlendiriyor. Şehrin kuzeyinde çiçeklerle bezenmiş Paris’teki Jardin De Luxemborg’u andıran muhteşem bahçeleri ve dünya bitkilerini içinde barındıran botanik alanları doğa severleri dört kolu açık beklemektedir. Botanik bahçesinde evimin bahçesinde yetişen lavantaya dokunup ellerimi koklayarak özlem giderdim. Limon ağaçlarındaki türbe yeşili limon tanelerine dokununca da Antakya’ya ve çocukluğuma dokunmuş gibi oldum. Ellerim koktu limoni. Bahçelerden sonra sokağa çıkınca doğa devam ediyor. Bu sefer sokaklar boyunca dizili sonbahara özgü pastel rengindeki ağaçlar sizde ölüm değil daha fazla yaşama isteği uyandırıyor. Hızlı Almanya’nın aksine yavaş insanları ve çocukları fark ediyorsunuz. Bir de ara ara yürüyen sandalyeli ya da bastonlu yaşlıları çok temiz olan şehri en temiz şehir yapmaya niyet etmiş gibi kıyıda köşede kalmış çöpleri toplarken görüyorsun. Heyecanlarını yitirmemiş bu insanlar yaşamlarının son saniyesine kadar hayatı anlamlı kılma çabası içerisindeler. Çevre aşkı öyle yaygın ki. Bu örnek gelinen noktayı iyi açıklamaktadır. Hanover’de plastik su şişeleri depozitolu, poşetler paralı. Sanki bize de lazım böyle bir şey.
            Hannover’in orman ve kayak merkezi Bad Harzburg’a gitmek üzere trene biniyorum. Dağlık bölgeler hemen başlıyor. Bolu göller yöresindeyim sanki. Coşkulu ormanlarda baş gösteren hastalık göze çarpıyor. Kurumuş ağaçlar susuzluğumu hatırlatıyor. Ve trende bol okuyan- ama artık tablet kitaplarda- insanlara bakıp sevinerek unutmaya çalışıyorum kuru dalları. Aktarma yerinde bir kadın “Mehmet” diye sesleniyor. “İzmir’de miyim?” diye geçiyor aklımdan bir an ve etrafıma bakınıyorum. Seslenen Gabriela adında Servaslı biri. Köyümdeki Servas yaz projesinin resimlerinden tanımış. Sevindim. O da benim gibi Servas buluşmasına gidiyordu. Buluşmanın olacağı International Haus Sonnenberg’e kadar sohbet ediyoruz coşkulu ve heyecanlı. Kampta kimi daha önce birbirini tanıyan 80 Servaslı küçük küçük öbekler oluşturmuş özlem gideriyor ya da yeni yeni tanış oluyorlardı.
Kampta dört gün boyunca Servas’ın dünya barışı adına ülkelerimizde ve sorunlu bölgelerde neler yapabileceğimizi konuştuk. Kaygılarımızı paylaştık. Gambiyalı Ayo öncülüğünde Afrika perküsyonlarını çalmaya çalıştık. Ormanda gece yürüyüşleri yaparken geyik ve adlarını çıkaramadığım hayvanların seslerini ürpererek dinledik. Gökyüzünde yıldızların çocukluğumuzdaki yıldızlar gibi olduklarını fark edip şaşırdık. Onların bu hallerini hepimiz özlemiştik. Parlak ve çok şekilli. Çocuk oyunları oynadık. Doğada kendimiz olup yalın ayak dolandık. Şımardık, güneşlendik; az bulunan güneşi gün boyu tepemizde hissedince. Ancak İzmir’in üç aylık  yakıcı güneşinden sonra yağmurlanmayı daha çok isterdim. Çok yemek yedik. Projeler ortaya çıkardık. Arap baharı ve Türkiye-İsrail sonbaharını tartıştık. O coğrafyadan gelen ben ve iki Faslı arkadaş soruları cevapladık. Sorunların bitmediği yerde sorular da bitmezdi tabiki. Ancak kısa kestik. Ranzalı odalarda horlamaları dinledik. Birbirimizin cep telefonunu, Internet’ini ya da şampuanını kullandık. Bütün çabalara rağmen hala kırıntılarını taşıdığımız önyargılarımızla yüzleştik. Dedikodu yaptık.
Alman Servas’lıların Türkçe bilgisi şaşırttı ve anladım ki Almanya ile artık ortak bir geleceğimiz kaçınılmaz. Bu arada kampta ve Almanya’da kaldığım süre boyunca çocukların soğukta az giyimli, çıplak ayaklı dolaşmaları hep gülümsetti kadınların süssüz ve sıradan giyimleri de şaşırttı. Buna rağmen güzellerdi. Sunumumda insanlara köyüme gönüllü gelip çocuklara bildiklerini öğretmelerini, köyde ailelerle kalıp kültürümüzü öğreneceklerini ve en hoş olanı  özel anlar yaşayacaklarını anlattım. Geçen yazın deneyimini paylaştım. Sevdiler. Çok soru sordular ve şunu fark ettim ki herkes hayatını anlamlandırmak ve dünyadaki gidişata karşı bir şeyler yapmak için ciddi istek duyuyor. Sunum sonunda özel muhabbetlerimizi ve gönüllülük için ön kayıtlarımızı yaptık. Yıl 1500lerde açılan gümüş madenine indik. Hava birden 20 derece düştü. Yer altında uzun yıllar bir hayat yaşandığını ve madende gaz kaçağını yanlarında tuttukları kuşların ölmesiyle tespit ettiklerini hayretler içinde öğrendim. Yandaki müzede giyimlerin, eğlencenin ve kullanılan aletlerin şekline bakıp bakıp Almanya tarihi hakkında kitabi olmayan hayattan şeyler öğrendim. Dört gün elbette çabucak geçti. Hemen her güzel şey gibi. Kafada ve defterde bir sürü fikir birbirleriyle şimdiden mücadeleye girişmişti bile. Hangileri soyut olmaktan kurtulup somuta dönecek ve hayatı güzelleştirmeye küçük bir katkı sunacak, hangileri ölüp gidecek. Şimdiden merak ettim ama onların dövüşmelerine de ses çıkarmayıp gülümsedim. Kazanan yaşayacaktı.
Kamp bitti. Vedalaşma kısa ve özeldi. Claudia ve üç küçük kızının olduğu minibüse atladım. Aynı yöne gidiyorduk. Yani tekrar Hannover. Her zamanki gibi yerli biriyle beraber bir şehri yaşamanın ayrıcalığını, kolaylığını ve güçlü paylaşımını yaşıyordum. Dağları aşıyoruz, muhabbet her konuda. Güneş enerjisi ile evleri ısıtmaya başlayan Almanlarla ilgili ilgi çekici bilgiler merakımı daha da depreştirdi. Programlı hayat ve yalnızlık çağın problemi olmaya devam ediyor. Zenginlik ve konfor yalnızlık getirmişti. Komik çünkü şu an biz de bunun peşindeyiz. Almanya’daki Türkiye’lilerin yeni kuşağında okullaşma oranı yükselse de toplumla kaynaşma sorunlarının hala devam ettiğini öğreniyorum. Az sonra arka koltukta oturan küçük Clara’ya İngilizce çalıştırmaya başlıyorum. Ertesi gün sınavı vardı. Yanında ablası arada kafasını kitaptan kaldırıp Clara’ya kopye veriyordu. En minik Barbara ise başı yana yatmış üç günlük yorgunluktan sonra uyuklamakta. Claudia üç kızı ile kampa gelmiş ve baba evde kalmıştı. Muhabbet bitince yol da hemencecik bitti. Kırmızı tuğladan yapılma Hannover tren garının önünde iniyorum. Oktober Fest garın önünde kendini belli ediyor. Canlı müzik çalan bir grup, yerde oturmuş içen gençler ve bir sürü yiyecek standı. İlerliyorum. Kaldırım üstünde turistler için çizilmiş kırmızı çizgileri takip ederek birkaç yer ziyaret ettim. Çizgiler öyle ilginç yerlerden geçiyor ki şaşırıyorsunuz. Üstünde Shakespeare, Gothe, Mozart gibi meşhur sanat insanlarının heykelciliklerinin olduğu ve avlusunda bisikletçilerin gösteri yaptığı opera binasında ve buluşma noktası görevi gören tarihi saat meydanında dolanıp fotoğraflar çektim, insanları izledim. Yorgun düşünce de basamakların üzerine oturup karnımı doyurdum. Enerji almıştım yine. Ahşap ve tuğla karışımı iki katlı eski evlerin olduğu Pazar yerini ve dinle çok içli dışlı olmayan Almanların Hannover’deki nadir tarihi kilisesini dolandım.
Akşam oldu. Servaslılara gitmek zamanı. Arkadaşlara gidiyormuş gibi gittim hiç tanımadığım bu insanların evlerine. Yakın bir arkadaş gibi de karşılandım. Uzun sohbetimize Almanların meşhur Reising marka beyaz şarabı eşlik etti. Yüksek tavanlı, az görülen güneşin hepsini içeri almak ister gibi büyük pencereli inşa edilmiş ve evin prensesi, tasarımcı Gisele tarafından sade düzenlenmiş bu evde Servas ruhu çok canlı bir şekilde, içten paylaşımla kendini hissettiriyordu. Farklı dünyalardan bu insanlarla günlük hayat, ekonomik kriz, dünya barışı, ev işleri, işyerinde yapılan projeler ve ortak başka birçok şey saatlerce konuşuldu. Az sonra öğreniyorum ki ertesi güne benim için bisiklet hazırlanmış, haritalar çizilmiş ve akşam buluşma saati bile belirlenmişti. Sabah erkenciyiz. Çok sevdiğim peynirlerden en az on çeşidi tabakta görünce kahvaltı ziyafete döndü. Sokağa çıkıyorum. İlk fark ettiğim şey buranın bisiklet dünyası olduğu. Bisiklet yolları işimi kolaylaştırdı ve elime haritayı da alınca gezeceğim yerleri bilgisayarda oyun oynar gibi buldum. Her bulduğum yer için puan almış gibi sevindim. Hayvanat bahçesini hayvanların sokaklarında yürüyerek ve tekneye binip hayvanlara dokunacak kadar yakından geçerek gezdim. Birçok hayvan türünü sırasıyla görmek dünya turu gibi geldi bana. En ilgi çekicileri maymunlar ve yılanlardı. Özellikle şempanzelerin hareketlerini uzun süre hayretle izlerken “Darwin haklı” diye geçirdim içimden ve gülümsedim. Şempanzeler elleriyle paketi açıyor, içinden muzları alıyor, soyuyor, yiyiyor ve bakıcılarına teşekkür eder gibi el sallıyorlardı. Hayvanat bahçesinde ve gittiğim her yerde kasılmadan, azarlanma korkusu yaşamadan ve sorumun saçma olup olmadığını iki saat düşünmeden görevlilere bir şeyler sormanın rahatlığını yaşadım. İnsanların yüzlerinde tebessümle sinirleri alınmış sadece işe ve soruya yoğunlaşıyorlar. Ve daha güzeli bisikletin üstünde ne zaman durup haritayı açsam birileri “problem var mı?” bakışıyla bana doğru yaklaşıyor ben de çocuk gibi “hayır, kendim bulmak istiyorum gideceğim yeri” diyorum ve gülümseyerek yardımı ret ediyorum. Böyle böyle harita kafama kazındı ve şehre hakim olmaya başladığımı hissettim. Şunu da fark ettim. Bir şehirde kestirme yollar bulabilme yeteneğini kazanınca bilin ki başta var olan “yabancı olmanın” çekingenliği uçuveriyor, kendinize güven geliyor ve şehirde doğaçlama keşiflere başlayabiliyorsunuz.  
Peter ve Gisele seveceğimi düşündükleri özel bir yere bir Suriye restoranına götürdüler. 2. dünya savaşından sağ salim çıkmayı başarmış, şatoyu andıran Al Dar (Avlu) restoranında Ortadoğu’nun kaderi gibi loş bir ışıkta hurmadan yapılma boğma rakıyı içmek, garsonla Arapça konuşmak, humus yemek ve açık yaraya dokunur gibi şarkı söyleyen hüzünlü ses Feyruz ‘u dinleyerek Almanya’yı anlamaya çalışmak içimi ürpertti. İki korkunç savaştan çıkmış, 2. dünya savaşında 50 milyondan fazla insanın ölümünden sorumlu bir ülke şu an AB arabasını çeken en güçlü at konumundaydı. Düşündürücü. Yeni dostlar yüreklerinde etkileri hissedilen ve genelde çoğu Alman’da devam etmekte olan Nazi travmasından bahsettiler. Babası Sovyetlere 16 yıl esir kalan Gisele bu travmanın neden kendi kuşaklarına aktarıldığını şöyle ifade etti. “Ailelerimiz savaş acısını içlerine gömdüler ve bu konuyu asla konuşmak istemediler”. Uzun süre kapalı kalan bir yaranın iyileşmesi de zor olur gerçekten. Devam ediyor. “Bu yüzden de neler olduğunu kişisel hikayelerden öğrenip geçmişimizle yüzleşmek bize düştü. Bu acı hala kanıyor. Bu yüzden Alman halk müziği bile dinleyemiyoruz. Çünkü halkımızın bu müziği Hitler tarafından propaganda aracı olarak kullanılıyordu. O yüzden birisi ne zaman bir halk şarkısı söylerse herkesin aklına o acılar geliyor ve şarkı söylene bakışlarla tepki gösteriliyor.” Ülkenin tarihiyle yüzleşmesi yetmiyormuş. Kişisel tarihimiz, aile hikayemizle de hesaplaşmamız şartmış. İşleri zor. İşimiz zor. Bu arada Batı ve Doğu Almanya’nın birleşmesi ile doğan entegrasyon problemleri de ayrı bir sorun. Fiziksel birleşme bitmiş ama zihinsel mesafe bir yerde duruyor. Bir yanda komünist düşüncelerle yetişmiş Doğu Almanya kökenliler ile kapitalist düşüncelerle yetişmiş Batı Almanya kökenliler birbirlerinden öyle farklılar ki aynı kelimeyi bile çok farklı anlamda kullanmaktadırlar. Küçük bir not: Almanya Doğu’da siyasi tutukluluk yaşamış insanlara istediği işi seçme, istediği kadar çalışma şansı vermektedir. Acı bir siyasi tutukluluk hikayesini Gabriela’dan dinliyorum ve aklıma memleketim geliyor yine. İstemeden.  
İkinci gün Sprengel müzesinde öğretmen indirimi yaptırarak doğa, sanat ve tarih eserlerini izliyorum yavaş, sessiz ve heyecanla. Marco Polo’nun seyahatini anlatan sergi heyecan verici idi. Hazırlanan simülasyonlar insanı o gizemli tarihlere götürüyor; öğrendikçe merakım depreşiyor ve Polo’yu kıskanıyorum. Bu arada Polo’nun 1200’lerin sonunda Venedik’ten Çin’e kadar yaptığı gezinin İstanbul, Erzurum ve Ayaş’dan geçtiğini harita üzerinde gezerken görüyorum. Vay Marco vay. Demek atalarımıza konuk olmuşsun. Bu arada o dönemden kalma para, yazılı belge, kıyafet ve çok canlı heykelcikler aynı geziyi size tekrar yaptırıyor. Teknolojiyi çok iyi kullanan ve kendine ait özgün bir tarzı olan böyle bir müzeden zaman darlığından dolayı gözüm gerçekten arkada çıkıyorum. Harita, yakında başka bir müzeyi gösteriyordu. İçinde su sporları yapılan ve Hitler zamanında işsizlere iş olsun diye kazılarak yaptırılan sevimli göle bakan bir noktadaki sanat müzesine doğru yol alıyorum. Ancak saat 5’e yaklaşmış ve Almanya’da “başkası için değil kendileri için yaşama” saatlerinin geldiğini anlamak ister gibi dükkanlar, müzeler ve mekanların çoğu kapanıyordu. Yine de 10 dakikam vardı. Müzenin yanındaki kitapçıya girdim. İyi ki de girmişim. Yakında başlayacak büyük uluslar arası fotoğraf sergisi sebebiyle kitapçı rafları fotoğraf ve sanat kitaplarıyla tekrar düzenliyordu. Müzelerde keyfince dolanmak hoş olsa da şehir fazla turistik olmadığından bilgilendirmeler genelde Almanca dilinde hazırlanmış. Almanca’mı geliştirmek için zorlu ama iyi bir fırsattı. Anlatacak daha çok şey var ama gerisini siz kendiniz keşfedin. Kendi yolculunuzu kendiniz yapın.  
Veda akşamı beraber geçirmek için arkadaşlar sıra dışı bir bara, Plümeck’e götürüyorlar. Üçümüz şık giyinmiş, bisikletlere binmiş boş caddelerde çocuklar gibi pedal çevirerek masamıza varıyoruz. Arkadaşlar diğer arkadaşlarını da davet etmiş, masaya oturduğumuzda koyu bir iş muhabbeti devam ediyordu. Az sonra tanıdık muhabbetin içine ben de daldım. Aynı kaygılar çalındı kulağıma. Daha çok çalışmak gerekiyor ama yalnızlıktan ve zaman bulamamaktan şikayet ediliyordu. Aşırı tüketim hırsı gezegenimizi mahvettiği düşünülürken az sonra yeni arabalar ve evlerin fiyatları tartışılıyordu. Buna rağmen dünyada kriz ve savaş istenmiyordu. Eminim “nasıl olacak böyle?” sorusu herkesin kafasındaydı ama cevap var mıydı? Bu kadar ciddiyet yeter deyip daha ortak olan bir konuya geçiverdik.  Yemekler. Sosis, patates kızartması, üstünde köri ve ket çap mayonezden oluşan Currywurst yedik. İçi zevkle yakan bu tatları en iyi soğuk bira söndürebilirdi. Meşhur biralarını güleç yüzlü  İranlı genç bir kadın garsondan aldık sık sık. “İslam devriminden kaçan solcu bir mültecinin kızıdır bu” diye geçirdim aklımdan. Bu arada bu bar neden ilginç? Anlatayım. Barda canlı ya da cansız hiç müzik yok. Amaç muhabbet. Hafta sonu ve yazın dört hafta kapalı. Peter’a “neden” diye soruyorum. “Çok iş yapıyorlar. O yüzden de daha çok çalışmalarına gerek yokmuş” diye cevap veriyor. Bize yabancı bir düşünce. Bu arada “genelde Alman yemeklerini beğendim” desem birçok kişi şaşırır. Ben de beklemiyordum ama öyle oldu. Bol yeşillikli, bol peynirli, bol sütlü, değişik marmelatları, etli sulu yemekleri, çokça kahve, çay, su ve Reisel marka beyaz şarapları, muhteşem ekmek çeşitleri ile ezberleri bozan bir sofraya sahipler. Ve tabi ki büyük porsiyon yiyiyorlar. Bu ara birçok Alman şehrinde olduğu gibi Hannover’de de döner yemenizi tavsiye ederim. Bu döner bol etli, Alman soslu, güzel baharatları ile ülkeye güzel bir uyum sağlamış ve ona melez bir tat vermiş. Melez her zaman güzeldir. Neyse uzatmayayım. bol kahkaha ve hoş kafalarla bardan çıkıp bisikletlere atlıyoruz. Sokaklar bizim. En azından eve kadar. Bisiklet çocuklukla özdeşleştirilir. Aynen öyleydik.
Artık uçağa yetişme zamanı gelmişti. İzmir’deki hayatı bir haftalığına dondurmuş ve araya Almanya hayatını almıştım. Şimdi geriye dönüp “play” tuşuna tekrar başlamalıydım. Kafamda bir ton düşünce, hayatıma yeni giren insanlar, yeni projeler ve bir sonraki keşfedilecek ülke ihtimalleri vardı. Seyahat her seferinde hayata yeniden başlamaktır. Derin bir uykudan huzurlu ve dinç uyanmış gibi yaşama heyecanla tekrar başlarsın. Ve en azından kısa bir süre bunaltmaz seni kötü haberler. 
                                                                       Mehmet Ateş, 11 Ekim 2011, İzmir-Çok yağmurlu

4 Eylül 2011 Pazar

Reşadiye; Yemek, Türkü ve Yayla


















İç anadolu’dan Kardeniz’e yumuşak geçişi ağaçlardan, aniden karşınıza çıkıveren ve Nil mavisi akan Kelkit çayından fark ediyorsunuz. Burası Reşadiye. Tokat’ın kuzeyinde dağların ve ormanların izin verdiği ovada kendine yer bulmuş yalnız bir ilçe. İstanbul göçerlerinin ve gurbetçilerin doğaya, yemeklere ve geçmişe özlemi sayesinde buraya akıttıkları emekleri olmasa dağda gitmediğimiz göremediğimiz bir köy olarak kalabilecek bir yer. Bütün taşra kasabalarında olduğu gibi küçük sokaklar tek bir caddeye çıkıyor ve burası hayatın nispeten daha canlı aktığı piyasası rolünü oynuyor. Büyük şehirden gelen ve 30lu yaşların üstünde olan insanlarda bu kasabalar geçmişe yolculuk anlamına gelir. Çünkü çok benzer bir yaşamı ve tabloyu seneler önce yaşamıştır bu gruptaki insanlar. Her yere çabuk ve yürüyerek varılır, resmi işlemler hızla biter çünkü her dairede bir akraba yada tanıdık vardır. Çaylar içilir ve kısa bir özet geçilir. Trafik ve hayat yavaş işler. Belediye otobüsünü para bozdurmak için bekletebilir, babadan selam söyleyip parasını vermeden bi ton alışveriş yapabilirsin. Tabi babanın ünü alışverişin miktarını da belirliyor. Cuma günleri namaz saati sokaklar boşalır, cami çıkışında insanların yüzlerinde huzurlu bir ifadeyle beraber bitmez tükenmez haber ve dedikodu alışverişi yapılır. Ne kadar karşı koysan da küçük mekanlar seni dedikodu konusu yapar yada hiç ummadığın anda sen dedikodunun baş aktörü olursun. Burası tek aileden oluşan bir kasaba. Herkesin herkeste bir hikayesi saklıdır. İttifaklar kurulur, bozulur. Kavgalar edilir, barışılır. Böyle küçük yerlerde dengeler her an değişebilir. Bazen buna sebep bir kız olur, bazen alışveriş, bazen de yolda verilmeyen bir selam. Bu kasabada yaşam hem çok kolaydır hem de çok zor. Kolaydır çünkü hiçbir şekilde aç ve yalnız kalamazsın. Zordur çünkü yaşamın sınırları belirlenmiştir ve sen bir ada gibi yaşayamaz, çok uğraşsan en fazla bir yarım ada olabilirsin.  Aslında bu kadarı bile hayata tutunmana yetebilir. Toplumun hem parçası hem de ‘biraz garip bir adamı’ olarak keyfince yaşayabilirsin.  Modern takaslar vardır böyle yerlerde. Bir teyze çatısının onarılmasının karşılığını şeker fasulyesi, şişko nohut yada erişte ile ödeyebilir. Ve bu takaslar ilişkileri asgari güzellikte tutan karşılıklı bağımlılık sayesinde meydana gelir. Bir kız beğenirsin. Büyük şehrin aksine çok fazla uğraşman gerekmez onunla ortak yaşam kurmak için. Onaylanması durumunda anneler, teyzeler veya unutulmuş akrabalar devreye girer. Kutsal bir görevi ifa etmeye kendini adamış bu insanlar iletişimi Internet’ten daha hızlı bir şekilde yapar üstelik hiçbir şekilde çökme yada bozulma riski olmadan. Kızı birden fazla kişi beğenirse bu sefer kapalı kapılar ardında kıran kırana bir mücadele yaşanır ve sonunda her açıdan ’en hayırlı’ tercihler hayata geçirilir. Düğün dernek kurulur. Takılar evlenmek için toplumun keşfettiği kolaylaştırıcı sistem. Reşadiye böyle bir yer işte. Çok şikayet edip çok mutlu olacağınız bir yer. Beş günlük Reşadiye gezisinde yukarıda yazdıklarım geçti içimden hep. İnsanların aslında her bölgede veya ülkede ne kadar benzer olduklarını, mutlulukların, kaygıların, hesapların ve coşkuların ortaklığını fark ediyorum. Tekrar tekrar.
Reşadiye öncesinde Memduh amca ve Aysel teyzelere bayram kahvaltısına konuk oluyoruz. Kahvaltı dediğime bakmayın bildiğiniz özel bir akşam yemeği ve kahvaltı karışımı bir sofra bu. Sabahın sekizinde şehriyeli çorba, meşhur tereyağlı yaprak sarması, pilav, etli taze fasulye, gömbe, bal, peynir, reçel, kalbura bastı ve bol çay. Anadolu’da misafirperverliği gösterme amacıyla yapılan yemek ısrarının en yoğununu burada yaşıyorsunuz. Karşı ısrarlar sadece birkaç kaşık daha az yemek anlamına geldiğinden birkaç direnişten sonra yelkenleri indiriyor ve önünüze konan her şeyi yemeğe başlıyorsunuz.  Israr bahanesiyle Aysel teyzenin leziz yemeklerini tıka basa yedik ve koltuklara geçip şeker bayramına özel çikolatalarla kahve keyfi yaptık. Kalbinden yeni anjiyo olmuş güler yüzlü ve tiril tiril takım elbiseleri giymiş 74 yaşındaki Memduh amcayla eskilerden konuşmaya başlıyoruz.  İhtiyarların yaşamlarını ve yaşadıkları ortamları ağızlarından dinlemek kadar canlı, heyecanlı ve insani bir muhabbeti başka hiçbir şeye değişmem. Memduh amcanın büyük dedeleri Kafkasya’dan Kars’a oradan da Tokat’a geliyor ve yeşilliğine vurulup burada yerleşmeye karar veriyorlar. Bu aile üç-dört kuşaktır kentli bir yaşam sürüyorlar. Eski mahalle yaşamını soruyorum. Derin bir nefes alıyor ve anlatmaya başlıyor. Yavaş yavaş ve tekrar yaşaya yaşaya... Tokat’ın çok kültürlü yapısını özlüyor besbelli. Sözlerine şöyle devam ediyor.“Ermeni ve Yahudi esnafla beraber çalışır aynı mahallede yaşardık. Zanaat işlerini biz onlardan öğrendik. Çok dindar bir insan olan babamla beraber ailecek gayri Müslim dostlarımızla çok güzel komşuluk yapar, birbirimizin evlerine sık sık giderdik. Tabi o zaman TV, Radyo yok. O yüzden muhabbetlerimiz gece boyu sürerdi. Şimdi aramıza bir şeyler soktular. Bu ayrılığı gayrılığı  anlayamıyorum” diyerek şimdiki hayatı sorguluyor. Memduh amca uzun yıllardan sonra Ermeni dostuyla Beyoğlu’nda buluşuyor. Küçük saat tamircisinde. Dalmışım o anda. “Aynı mahallelerde yaşama fırsatı bulan halklar arasında dostluklar gelişiyor ve ön yargılar azalıyor” diye geçiyor içimden. Aklıma benzer hikayeleri anlatan 81 yaşındaki babam, Antakya ve köyümüz de geliyor. Belli ki yakın tarihe kadar benzer hikayeler Anadolu’nun her yerinde yaşanmış. Ve bu çok çeşitli çiçeklerden oluşan bahçeden çiçeklerin çoğu koparılmış ve tek bir çiçeğin yaşamasına izin verilmiş. Kendi kendime soruyorum, “farklı yetenekleri olan halklar buraları terk-i diyar edince çetrefilli Anadolu’da yalnız mı kaldık?” “Bunu tasarlayanlar bu topraklara kötülük mü yaptılar?”
Memduh amca askerlik, esnaflık, belediyecilik anılarıyla devam etti. Fotoğraflar çekildik ve yola koyulduk.
Reşadiye yolu Heide’nin İsviçre’sini andırıyor. Aslında İsviçre’nin modern olmayan hali. Evler, otlayan hayvanlar, yemyeşil coğrafya ve toprak-ahşap karışımı cumbalı evler. Az sonra yeryüzü şekillerinin değiştiğini fark ediyorum. Ancak doğal bir değişiklik değildi bu. Dağlara ve çayların aktığı yataklara bakınca buraların makinelerle terbiye edilmeye çalışıldığına ürkerek bakıp tedirginlik hissediyorsunuz. HES için yapılan orman kesimleri, tıraşlanmış dağlar, istinat duvarları ve dağlarla bağlantısı kesilen Kelkit çayını görünce ürkme duygusu yerini korkuya ve kızgınlığa bırakıyor. Bazı yerlerde çayın yatağı daraltılmış yerini beğenmeyen Kelkit kızgınlıkla akıyor. Aklıma iki sene önce gittiğim Artvin geliyor. Aynı HESler orada çok önceden başlamış ve büyük bir ilerleme kaydedilmişti. Az sonra yeşil Reşadiye görünüyor. Aile saadeti başlıyor.   

Ertesi gün Zinav gölüne pikniğe gidiyoruz. Piknik demek dana eti ve fosul demek. Közlenmiş biber, patlıcan, soğan ve sarımsak karışımına Fosul deniyor. Bir de közlenmiş patlıcan, sarımsak ve yoğurtla yapılanı da var. Etin bu kadar iştahla ve keyifle yendiği başka bir yer yok herhalde. Yemekler bitince genelde İstanbul’dan gelen yöre insanlarının arabasından yükselen iç Anadolu ve Karadeniz karışımı müzik ve halayını izliyorsunuz. Çok keyifli. Avrupa’da işler bozulunca gurbetçilerin yerine İstanbul’da çalışan Reşadiyeliler boy gösteriyor her yerde ve tabi ki yaylalarda. Memlekete yapılan bu geziler özlem gidermenin yanında kızları ve oğlanlara hayırlı bir eş bulma amacı da taşıyor. Kızılcık (kiren) ağaçlarına tırmanmış reçellik meyvelerini toplarken biz ateşimizi yakıp göle nazır bir noktada piknik keyfini yaşıyoruz. Az sonra yürüyüşe çıkıyoruz. Malum bayağı bir yemek yedik ve bunları eritmek yada en azından suçluluk duygusundan kurtulmak lazım. Bu arada belli bir refah düzeyine ulaşmış Reşadiyelilerin gündeminde leziz yemekler ve kilo verme meseleleri her mecliste ana konuları oluşturuyor. Yürüyüş devam ederken gölün diğer yakasında akrabalarla karşılaşıyoruz.İki aile birleşiyor ve  muhabbetler başlıyor. Dile kolay konuşulacak bir yıllık konu birikmiş bekliyor. Hava serin çay sıcak ve göl dibimizde. Bir dinginlik ve huzur hissediyorsunuz. Sanki yıllardır burada yaşayan şehir yüzü görmemiş insansınız. Bıraksalar hayale dalar belki ağaçların arasında küçük bir uyku keyfi yaşarsınız. Bu anı bozan şey hemen karşıda beliriyor. Elle konmuş gibi dağların arasında duran Zinav gölünün girişi ve çıkışında yeşilin ortasında çimentoya bulanmış duvarlar ve kanallar. Yine HESler. İki sene önce geldiğimde bunlar yoktu. Gölün çevresi hayli değişmiş, buralara ‘medeniyet’ gelivermiş. “Doğayı denetim altına alıp terbiye etmekten ne zaman vaz geçeceğiz?” diye geçiyor içimden çaresizce. Tüm bunlara inat keyfimizin bozulmasına izin vermiyoruz. Zinav gölü etrafında yürüyüşümüze devam ediyoruz. Zülü benden hızlı ama beni yavaşlatan gölün etrafında bitmiş olan bol aromalı kara böğürtlenler. Hem yürüyor, hem yeşil tektonik gölü izliyor hem de Zülü’nün kızmasını göze alıyor ve arada durup her tarafımın çizilmesini göze alıp böğürtlen yemek keyfini yaşıyorum. Tabi ki fotoğraf çekmek de diğer bir kutsal görevim. Dönüş yolunda Zülü’nün köyü Yolüstü (Medün) beldesine uğruyoruz. Bu arada bura köylerinin de iki ismi var. Eski isimler-Medün gibi- Rumca yada Ermenice yeni isimler ise Türkçe. Burası eski bir Rum köyü. Reşadiye’de mübadil torunları halen Yunanistan’dan gelip buraları, atalarının topraklarını ziyaret ediyorlar. Zülün’nün dedesi de mübadele ile gelmiş bir Selanik göçmeni ve bu durum aileye ciddi bir kültür zenginliği sağlamış. Özellikle kadının hayatın her alanında ve özellikle evde baskın olması herhalde göçmenlik olgusu ile bağlantılı bir şey. Gül anne gençliğinde pehlivan ve ağa olan babasının teşvikiyle sürekli ata binmiş, tuttuğunu kopan bir kişiliğe sahip. Medün köyünde Ali amcaya konuk oluyoruz. Burası toprak ve ahşaptan yapılma, ocağında sütün kaynadığı, 1980lerden kalma takvim, yağ şişeleri, iğne iplikler ve evin içinden merdivenle ahıra inilebilen tipik bir köy evi. Fırsat bu fırsat deyip ‘zaman’ konulu bir fotoğraf konusu belirliyor ve işe girişiyorum. Benim için gezi demek yeni fikirler yeni projeler demek zaten. Emekçi ve çalışmaktan küçücük kalmış Ali amcadan enfes sebzeler alıyor ve etraftaki muhteşem dağları ve köyü gören kalede- Ağustos sonunda- soğuk havada karpuzumuzu yiyip Reşadiye’ye dönüyoruz. Dağları aşarken dağcılık hayalleri kurmamak olmaz. Bir de bu köyde Zülü’nün ailesi geçen aylarda ev yapımına başlayınca burası ile ilgili hayallerde sınır tanımıyoruz. Beraber, her mevsim için.
Büyük şehirde yaşayanlar için bayramlaşmanın nostalji olarak anıldığı şekli burada halen capcanlı aynen yaşanmakta. Ev dolup dolup dolup boşalıyor ben yeni akrabalarımın isimlerini ezberlemeye çalışıyorum. Ama nafile. İlçe içinde, ülke sathına dağılmış içinden ve yurt dışından gelenlerle beraber ciddi bir kalabalık oluşuyor. Farklı yüzler ve dünya görüşleriyle içinde büyüdüğüm kültürden farklı bir diyarda ilginç deneyimler bunlar. 
Bir sonraki gün büyük aile ile Çitlice yaylasına gidiyoruz. Bu bölge yaylaları, yayla şenlikleri ve piknikleri ile doğaya olan bağlılığın gösterildiği enfes bir doğa parçası. Ayrıca insanlar burada belki de göçerlik günlerinin özlemini gideriyorlar. Çitlice yaylasının ilginç bir özeliği daha var. Anne-baba ocağından topluca alınan gelinle beraber Çitlice yaylasına çıkılır, davul zurna eşliğinde halaylar çekildikten sonra düğün yerine gidilir. İlginç değil mi? Bol ormanlı ve sulak olan bu yaylalar yaz döneminde her tarafa dağılmış akraba ve ailelerin buluşma yeri, eskiyi tekrar yaşadıkları ve çocuklarına bu geleneği aktarma fırsatı yakaladıkları manevi değeri yüksek olan yerler. İnsanlar bu sayede hac vazifesini yapmış gibi hissediyor ve dinlenmiş bir şekilde büyük şehirlerin ritmine hazır hale geliyorlar. Gelecek seneye kadar memleketlerinde yaşadıkları anılar Büyükşehirlerdeki yaşamlarını kolaylaştırıyor. Ya türküler? Türkü olmadan Reşadiye aynı Reşadiye olmazdı herhalde. Zengin karma müziğe ek olarak civar köylerin Alevi değişleri ve semahları türkülerin tadına bir tad daha katıyor. Gelişen iletişime ve farklı müziklere rağmen halen türkülerin hükmü geçiyor her yerde. Minibüslerde, çarşılarda, evlerde, cep telefonu cıngıllarında ve burada, yaylalarda.
Reşadiye’de dönüşe hazırlık uzun sürer. Evin çocuğu kıtlık çekilen memlekete gönderiliyormuş gibi hazırlanır kışlık erzaklar ve kolilere konulup güzelce paketlenir. Kolilere neler konur? Memlekette ne varsa. Erişte, tarhana, nohut, buğdayın birkaç çeşidi, sıfır şeker bal, kuru biber, bidonlarda peynir, bol aromalı ve bütün yemeklerin sırrını içinde taşıyan tereyağı, Kelkit suyu ile beslenmiş taze fasulye, meşhur biber, içi yeşil çekirdekli leziz domatesler ve daha bir sürü olan olmayan şey. Çocuk ve anne arasında savaş burada da yaşanır. Çocuk daha az almaya çalışır, “bunlar fazla” der, “yerim dar” der ancak nafile. Anneler inatla “şunu da koy yersiniz, bunu da koy çok güzel bulamazsınız” der sokuştururlar her yere. Yanınızdayken koyamadıklarını da evinize gelip kolileri açınca fark edersiniz kolilere aceleyle sokuşturulmuş olduklarını. Ve büyük ihtimalle birkaç gözyaşı dökerseniz erzakların üstüne. Sanırım uzun yıllar önce başlayan göçmenliğimize rağmen memleketimiz ve ailelerimizle bağımızın kopmamasını bu koliler sağlıyor. Kolilere bakar gülümsersiniz ve hayat böyle devam eder. Bir sonraki yolculuğa kadar.

AteşNaar, 04 Agts 11, izmir