22 Mayıs 2012 Salı

Asi; Deli Oğlan’nın Yolculuğu


                       Annem bize kızdığında “gider kendimi asiye atarım, yaramazlık yapmayın” diye tehdit ederdi. Asi sözünü duyup bulanık suyu gözlerimizin önüne gelince asiliğimiz aniden körelir, uslu bir tavşan gibi annemize sokulurduk. Annem de yüzünde bir tebessümle Asi nehrinde yakalanan sazan balıklarından tepside ve odun ateşinde enfes ziyafetler yapardı. İşte böyle. Hem korkutur hem de beslerdi bizi. Asi’nin doğduğu yerde ve içinden geçtiği coğrafyalarda topraktan verim fışkırır. Denize döküldüğü yerde yani Süveydiyye’de balıklar gelen ganimeti paylaşmak için sarhoş çocuklar gibi doluşur ve birbirleri ile tepişir durur. Uzun yoldan gelen bir akrabanın bohçasındaki hediyeler çocukları nasıl heyecanlandırırsa balıkları da öyle heyecanlandırır. Asi, şikâyet etmeden ve sevinçle taşıdığı emaneti sonunda balıklara teslim eder. Nehrin ağzında bu anı bekleyen gözü pek balıkçılar da bu teslimat sırasında oluşan kargaşadan faydalanıp balıkları teslim alır sihirli ağları ile. Ve bu oyun binlerce yıl aynı şekilde oynanır. Asi insanlara başka neler sunar? Nehrin etki alanında pamuk, mısır, pirinç, soya ve sebzelerin her çeşidiyle meyvelerin en lezizi yetişir. Asi, Hama ve Amik’te pamuk ve buğday, Dafne köylerinde cennet hurması (Tin frenci),  Süveydiye ovasında kokulu mandalin demektir. Ortadoğu’nun leziz yemeklerinin oluşmasında Asi’nin payı aşçısının payından çok daha büyüktür. Cömertçe dağıtıp karşılığında sadece saygı beklediği bu bereketlerden kenarında yamacında kim varsa faydalanır.
                     Ancak Asi intikamcıdır da aynı zamanda. Ters istikamet- güneyden kuzeye- akarak O’na boyun eğmeyenleri şaşırtıp etrafına gözdağı verir. Kendi izni olmadan ve onunla işbirliği yapmadan yoluna dikilen köprüleri, evleri ve bahçeleri yıkar geçer. İnsanlar inat edip karşı saldırıya geçer ve yıkıntılar üzerinde yeni inşaatlar başlar. Ancak Asi kararlıdır. Vücuduna yol açabilmek için her tarafı yerle bir eder. Mesela Asi-İnsan savaşının en şiddetli şekilde yaşandığı Amik ovasında sürekli yenilenen bir trajedi yaşanır. Asi, sevgilisi Amik gölünü kurtarmak için Lübnan ve Suriye’de topladığı güçle azgın ve yaralı bir sevgili gibi saldırır. Önüne set çeken, köprü kuran, O’nu güya ıslah etmeye çalışan insanla dalga geçer adeta. Teknolojisinin kurbanı insan karşısında pek küçük pek güçsüz kalır. Ve bir bakarsın yer yer Asi ile barışmak zorunda kalmıştır. İnsanlar boyun büküp binlerce yıl önce atalarının yaptıkları gibi Asi üzerinde salla yolculuk yaptıkları yerde, bu sefer salları havaalanına ulaşmak için yüzdürürler. Hem de bu yüzdürme işi için Asi’nin kıyısında beslediği ağaçlardan kesilen uzun sırıklar kullanılır. Bu sefer insanlar çaresizce hafif dalgaların üstünde uyumlu bir şekilde ilerlerler. Bütün bunlara rağmen doğayı ıslah etmeye kalkışan insanoğlu aslında kendisinin ıslah olması gerektiğini fark edemez. Asi’nin yol hikâyesi Ortadoğu’nunki gibi karmaşık ve ilginçtir. İçine girip onu takip ettikçe asiliği daha da belli olur ve düşmanını bile kendisine hayran bırakır.
                                Asi nehri Bekaa vadisinin doğusunda Labwah köyünde doğduğunda ilk fark edilen şey bu Deli Oğlan’ın büyüdüğünde çok haşarı olacağıdır. Birkaç km aktıktan sonra bir anda serpilip etrafına hem hayat hem de ölüm saçacağını hisseder insan. Buna rağmen geçtiği her yerde insanlar anlaşmış gibi korku ve sevgi hisleriyle önünde eğilmek isterler. Bu topraklarda bir çocuğun babasına duyduğu hisler gibi. 240 km sürecek yolda üç ülke sınırını aşacak olan Deli Oğlan tepeden tırnağa su ile kuşanmış denizle buluşuncaya kadar kendine hiçbir engel tanıma niyetinde olmayan bir şövalye gibidir.  Yol üstünde maceralar yaşayacak, badireler atlatacak ama coşkusu hiçbir zaman eksik olmayacaktır. Şimdi sessizce ve O’nu rahatsız etmeden arkasından ilerleyelim. Bekaa’dan çıkıp bir süre yılan gibi süzüldükten sonra ilk sevgilisi Humus gölüne varır. Ve tereddüt etmeden kendini sevgilinin dinginliğine bırakır. Göl onu koynuna alır, dinlendirir, yaralarını iyileştirir ve hediyelerini kabul ederek sonraki meşakkatli yollara hazırlar. Beraberlik kısa sürer ama her anı anlamlıdır ve bir amaca yöneliktir. Az sonra Deli Oğlan sevgiliye yani göle yük olmaya başlar ve yorgun yari O’nu ağzından aldığı gibi vücudunun derinliğinde sindirerek nehrin yatağına bırakır. Böylece tazelenmiş, beslenmiş ve gücüne kavuşmuş bir ruh haliyle akmaya başlar. Yatağını genişletmeye çalışarak sağa sola çarpar ve dişleri ile koparttığı toprak parçalarını yutarak yoluna devam eder. Saf suyu bu topraklar ile bulanıklaşır ve ilerde toprağın inatçı karıncaları olan çiftçilerin tarlalarına hayat verir. Bu tarlalar geniş Hama (Epiphaneia) ovasının içinde sere serpe uzanır ve insanoğlu ile hayvan kardeşleri için yeşillik ve zenginlik yaratırlar.
                          Tıpkı Antakya’da olduğu gibi kadim uygarlık yaratmak isteyenlerce- ondan izin alarak-Hama şehri kurulur. Kutsal görevini yerine getiren Asi az sonra Jisr Al Hadid’de (Demir Köprü) kayalardan oluşan doğal engele çarpar ve ilk defa yolunu değiştirmek zorunda kalır. Asi batıya doğru yol alırken Antakya ovası da o noktada başlar. “Eee… asilik bir yere kadar”. “Seni alt edecek doğal rakipler çıkacaktı eninde sonunda” diyen Jisr el Hadid alaycı gözlerle onun gidişini seyreder. Doğal rakiplerin yanında insan ürünü barajlar da yol boyunca karşılar Deli Oğlan’ı. O’nu hapseder, içini köpürtür, kızdırır ve Oğlan, hışımla duvarları tam patlatacakken insanoğlu son seçeneğini kullanır. Asi’nin önünde daha fazla duramayarak baraj kapaklarını açar. Şimdi intikam zamanıdır. Tarlalara hayat vermekten zevk alan Deli Oğlan, Asi, tarlaları boğar, sessiz karıncaları ağlatır ve zenginlik kısa süreliğine balçıklar altında kalır. Sevgili nehrimiz baraj içindeyken ışık üretir ovalara, köylere ve şehirlere. İnsanlar medeniyet derler buna ancak kendisi pek sevmez bu ışıkları. Kör eder O’nu, yanlış yolu gösterir ve gücünü azaltır. Çünkü Deli Oğlan bir köstebek gibi karanlıkta akmayı sever; sessiz, derinden ve yatağını ıslata ıslata. Tıpkı atalarının milyonlarca yıldır yaptıkları gibi. Deli Oğlan Asi insan eli ile konmuş ülke sınırı ile dalga geçe geçe ilerleyip son dinlenme molası Amik ovasına varır. Sınırın farkına bile varmaz. Onun için Lübnan ve Suriye ne ise Türkiye de öyledir.
                      Deli Oğlan yakın zamana kadar kuşları davet eder, suyundan ikram ederdi günün her saatinde. Sonra onlarla muhabbet eder, kıyısında yumurtlamalarına izin verirdi. Nehirden sıkılan kuşlar göle atardı kendini. İçinde çimer, bebeklerini besler ve dünya dönüp mevsim güze gelince efendilerinden izin isteyip başka diyarlara göç ederlerdi. Tam 324 kuş çeşidi Asi ile beslenen gölde yaşarlardı. Koyun koyuna. Bir gün Deli Oğlan, Asi, Amik ve misafirleri kuşlar büyük bir felaket ile uyanırlar. Dost bildikleri insanoğlu ellerinde garip aletlerle Deli Oğlanın yolunu kesip kanallar açıyor, setler çekiyor, yatağını değiştiriyor ve Amik’in suyunu boşaltıyorlardı. Üzüntüden kahrolan nehrimiz direnişe başlar, yağmur tanrısı Zeus yardıma koşar ve her zamankinden fazla yağmur yağdırır. Ama nafile. Amik kuru bir tarla olmuştur artık. Asi yolunu kaybetmiştir. İnsanoğlu kısa sürecek zaferin tadını çıkarmaya başlamıştır bile. Kutlamalar yapılırken Sibirya kökenli Küçük Çinte, Ada martısı, Çöl kuyrukkakanı ile beraber birçok kuş gözyaşları içerinde geride bıraktıkları yuvalarına baka baka vatanlarından göç ederler. Kimisi dayanamayıp tükenir. Göl, gövdesinde taşıdığı Deli Oğlan’dan ayrılır. Susuz kalan koca koca sazanlar da güneş altında çırpına çırpına can verir. Ördekler vak vaklamayı bırakıp balçıklarda gözden kaybolurlar. Zaferinden emin olan insanoğlu talana başlar. Ölümden ganimet devşirmeye başlar. Gölün toprakları çevrilir, terbiye edilir ve ekilir. Diplerine fenni gübre dedikleri zehirli besinler ve üzerlerine güya ilaçlar saçılır. Deli Oğlan omuzları düşmüş bir şekilde Antakya’ya varır ancak felaket burada da devam etmektedir. Altından başı dik geçmeye alışmış olduğu Roma Köprüsü selama durmamaktadır artık. Köprü öldürülmüş yerine betondan sahtesi dikilmiştir. Amaç aşık oğlanı cezalandırmaktır. O’nu memleketinde bir yabancı gibi hissettirmektir. Bir zamanlar O’nu su değirmenleri, çamaşırcı kadınlar, defne sabunu ile yıkanan çocuklar, çınar altlarında kahvehaneler, içinde düğün dernek kurulu bostanlar, Arapça, Türkçe, Ermenice, İbranice şarkılar karşılardı. O zamanlar henüz Asi ile şehir arasındaki bağ kopmamıştı. Çocukların topları ve misketleri nehre düşüyor, kenarında balıkçılar ağlarını atıyorlardı. Yaz akşamlarında söğüt dalları arasında tavla atan heyecanlı gençlerin sesleri kurbağaların seslerine karışıyordu. Su değirmenlerinde âşıklar tesadüf süsü verilen buluşmalarla kısa süre de olsa zevkin doruklarına çıkıyorlardı. Eşeklerin üzerinden buğday yüklerini indirirken birbirlerine yardım etme bahanesi ile sevgililer birbirlerinin kokusunu çalıyorlardı. Eller ve gözler kazara birbirine değiyor, bir sonraki buluşmanın sözü alınıveriyordu bir anda. Hele değirmenci ortalıkta yoksa delikanlı gözünü karartıp yârin yanağına bir öpücük kondurabiliyordu. Bir sonraki buluşmaya kadar onları sakinleştirecek, teselli edecek öpücüklerdi bunlar. Deli Oğlan, Asi artık bu sahneleri göremez olmuştu. Üstelik vücuduna bilmediği maddeler katılmaya başlanmış, kokmuş ve hastalanmıştı. Şimdi O’na kalan tek çare tuzlu suya ulaşmak ve beyaz deniz içinde ölmektir. Antakya’dan geçerken denize, aşkına kavuşup ölme vaktinin geldiğini hisseder ve bir anda 50 metre birden alçalır. Vücutların birbirine tam kenetleneceği sıkı bir kucaklaşma için yârin seviyesine inmek gerektiğini bilir. Bu kalp çarpıntısı ile Dafne köylerinden geçer. Kalan son zenginliklerini bahçelere hediye eder. Defne ağacına dönüşmüş olan kralın güzel kızı Daphne Deli Oğlan’ın zayıf haline pek üzülür. Gövdesi ve dalları zayıflar, meyveleri küçülür ve hastalık Dafne’ye de bulaşır. Süveydiyye ovasında mandalinaların mis rayihaları azalır, sebzeler yosun yeşilinden sarı yeşile döner. Tatları da buruklaşmıştır. Deli Oğlan bitkin de olsa deniz tanrısı Poseidon’un sesine doğru yol almaya devam eder. Sonunda O’nu gözü yaşlı bekleyen ulu sevgilisi, deniz ile kucaklaşır ve içinde kaybolur. Ancak deniz için başka bir tehlike beliriverir o anda. Deli Oğlan’ın kirli hali O’na da bulaşmıştır. Deniz zaten yüzlerce hastalıkla boğuşmaktaydı. Şimdi hastalık ölümcül bir hal almıştır. Günler sayılı. Ancak insanoğlu hastanın yanı başında gülerek hayatına devam etmektedir.


Ateş Mehmet
mehmettates@yahoo.com

2 Nisan 2012 Pazartesi

Denizin Ortasında Bir Tatlı Hikaye; Chios (Sakız) 1












Çeşme-Sakız arasında çalışan tekneye biner binmez anlamı merhaba olan Yunanca yasu ve yasos kelimelerini öğrendim. Bütün seyahatlerde önceliğim içten ilişkiler kurmak ve  muhabbet olduğundan, gideceğim yörenin dilini azıcık da olsa öğrenmeye çalışırım. Muhabbet kelimesinin Arapça’da sevgi anlamına gelen hub kelimesinden türemiş olması her şeyi anlatıyor aslında. Haydi bir kahve içip muhabbet edelim derken aslında farkında olmadan hadi birbirimizi sevelim diyoruz. Zaten içten ilişkiler ve paylaşımlar kurmak için karşıdakini sevmek gerekiyor mu? İşte bunun için de yanına oturduğun insanın dilini bir avuç kadar da olsa bilmek lazım. Bu dil bildiğimiz lisan olabildiği gibi insanların yaşamını, doğasını, renklerini ve seslerini anlamak da  olabiliyor çoğu zaman. Seyahat ekibi: şaşırtmayı seven Barış; gezme konusunda leyleklerle yarış yapan anne ve babası Murat ve Alev, yeni yerlerde yeni bir insana dönüşe veren Züleyha ve ben  bu yalnız adaya muhabbete gidiyorduk. Yeni bir kültüre ve hikayelere dalacak olmanın heyecanı ve cebimizde değil başka ülkeye, komşu bir şehre gidilemeyecek kadar az para ile ayaklarımızı karadan denize atıyoruz. Her gün aynı yolu tepmekten bıkmış bir vapurdayız. Tıpkı bir Karşıyaka-Alsancak vapuru gibi. Sakız (Kios) vapuru her gün iki ülke arsında gidip geldiğinin ayırımında olmadan ve bunu biz yolcular gibi umursamadan Ege denizde yaşlı bir amca gibi söylene söylene ilerliyor. Küçük, sandalyeli, 1 liraya satılan çayı ve dans eden şişko gövdesi ile 45 dakikalık yolculukta bizi konuk olarak kabul ediyor.Ege’de Mart ayında deli rüzgarlı ve dalgalı denizden sıçrayan sulara rağmen güverteye çıkıp merakla ve sabırsızlıkla bir adaya bir de çeşmeye bakıyorum. Sanırım iki ülke su sınırında midemde yanmalar yaratan düşüncelere dalıyorum. Çok akıllı ve felsefelerine çok güvenen birileri sadece karaların değil suyun üstüne de sınırlar çizmişler. Hatta ellerinden gelse suların birbirlerine karışmasına bile engel olacaklar. Biz cahil halka da “siz farklısınız, iki ayrı halksınız, o yüzden yan yana yaşamamanız lazım” deyivermişler. Sanki binlerce yıldır kıç kıça yaşamamışız gibi. Bizler de bunu su kadar doğal karşılayıp evlerimize çekilmişiz ve bir bakmışız ki gerçekten evin bahçesinden bile görünebilen komşular bir anda ötekiler olmuşlar. Ve daha kötüsü onlarla nefes alışverişi yapamadığımız için bize tehlikeli gelmeye başlamışlar. Sanki yakınımıza yeni bir aile taşınmış gibi. Halbuki bu aile binlerce yıldır ağacımızın gölgesinde yaşıyordu. Biz de onların gölgesinde. Ege’nin zalim sıcaklarında aynı gölgelerle serinlemiştik. Sadece 90 yıldır ağaçların gölgesi üzerimize değil de  bir gecede aramıza dikilen duvarlara düşmektedir. Bu yüzden o günden beri yaz sıcakları daha çok kavuruyor bizleri. Bu gölgeler tekrar üzerimize gelmeden  ölürsem öldükten sonra bile üzülmeye devam edeceğim mutlaka. Bu düşünceler vücudumu tam terk etmeden kendimi komşunun ağaç gölgesinin altında buluverdim. Kios gümrüğündeydik. Deniz dibinde küçük bir balıkçı evi büyüklüğündeki binada güler yüzlü ve heyecanlı genç memurların pasaport kontrolünden sonra komşunun avlusuna çıkıyoruz.

Amin Malouf’un Yüzüncü Ad kitabında, tarih, ege, çeşme, coğrafya, uzo ve mastika (sakız) kelimelerinin her geçtiği yerde adına denk geldiğim Sakız adasına çıkınca sahil boyunca uzayan yeni beton binalar önce hayal kırıklığı yaratıyor. Çeşme’ye mi, Dikiliye mi? geldim diye geçiriyorum içimden. Korkuyorum. Ancak hayal kırıklığı kısa sürüyor.  Meğer adanın güzelliği sahildeki perdenin yani binaların arkasında saklanıyormuş. Aralarında tipik Rum binalarının bulunduğu bu 3-4 katlı binalar içerde eylem halindeki karınca topluluğunun yarattığı eserleri ve hayatı kötü gözlerden korumak için özellikle sahil boyunca dikilmişler sanki. Sonradan öğreneceğiz ki bu sahil bizim Alsancak Kordun’un ikizi. Publar, restoranlar, gezinen gençler ile gece hayatının kalbi burası. Duvarların arkasına geçince içeride bir tiyatro sahnesini andıran telaşsız bir hayatın aktığına şahit oluyorsunuz. Sahne tasarımı hoş olan bu sahnede motosikletli kızlar ve erkekler, dolu çarşılar, kafeler, otobüsü, trafik polisi ortada gözükmeyen yaya öncelikli trafik, dekor gibi duran belediye, eskiden cami olan Bizans müzesi, heykeller ve turunç ağaçları bulunuyor. Bu tiyatro sahnesinde oyuncular karıncaları anımsatıyor bana. Ama bu karıncalar Ada Slow tarzını yaşıyorlar. Çalışırken ciddi ve hünerli ama dinlenmeyi de pek seviyorlar. Saat 2de siestaları başlayınca çalışmak onlara haram. Hani önlerinde bir ton buğday olsa bile umurlarında olmayacak cinsten çoğunluğu esmer karıncalar. Zamanı gelince  sırtlarını çevirip deliklerine giriveriyorlar. “O zaman  karıncaların dinleme vaki gelmeden oyuna dalmalı” diyerek dalıveriyoruz sahneye. Hem de rolümüzü bilmeden metinleri ezberlemeden. Tamamıyla doğaçlama. Sahne korkumuz yok ne de olsa Alev gibi tecrübeli oyunculara sahiptik. Oyun süresi kısa sahnede yer alan 53 bin nüfuslu ada merkezi, köyleri ve dağları ise pek geniş. İştahla ve heyecanla tiyatro sahnesinin en ücra noktalarını görmek istiyoruz.
İçgüdü yardıma yetişiyor ve gümrük binasının hemen yanından pek ucuza (25  Euro) kiraladığımız arabamızla sahnenin hemen merkezinde buluyoruz kendimizi. Arabadan hemen kurtuluyor ve çarşıya giriyoruz. Çırakların eşya taşırken kullandığı çek çekleri, dedelerin giydiği şapkaları, çerezleri, ada çayları, banyo lifleri, zeytin çeşitleri ve taklacı güvercinleri ile Kemeraltı’nın birkaç sokağına birden girmiş gibi oluyoruz. Her zaman olduğu gibi ben ilk fotoğraflarımı çalmak, yerel insanlarla ilk Yaso kelimelerimi söylemek ve merak açlığımı dindirmek için açılıyorum. Birkaç dakikalığına ortadan kayboluyorum. Yeni bir yerde olmak neden heyecan uyandırır? Gözler aynı şeyleri görünce, beyin aynı izdüşümleri algılayınca ve ten aynı havayı hissedince insan kendini ölüme doğru koşan bir at gibi hissediyor. Aynı yerde yaşamak sürekli aynı fotoğrafa bakmak gibi bir şey. Arada başka başka fotoğraflara bakıp eski fotoğrafa dönünce insan içinde yeni şeyler bulup şaşırabiliyor. Gözlerimle çektiğim ilk fotoğraflarla tam da böyle hissettim. Aniden ortaya çıkan Barış’ın cıvıltıları ile ekiple tekrar bir araya geliyoruz. Herkes vaktinden önce acıkmış. Herhalde adanın tatlarını meraktan olsa gerek. Cepte az para olunca annemiz Alev yetişiyor imdada. Zülü ile lavaşları ve balıkları alıyor Bornova’dakine benzer bol güvercinli bir meydandaki kafeye konuşlanıyoruz. Güvercinler kafenin içine kadar giriyor insanların arasında dolanıyorlar. Çimento kağıdını andıran kağıtları üzerlerine serdiğimiz ekmeklerin üzerine balıkları serip yağlarını akıta akıta midemize indiriveriyoruz. Üstüne de rakının biraz tatlısı sulu uzoları salıyoruz. Alev akıllık yapıp uzoyu sek içiyor. Biz de onun deyimi ile kekoluk yapıp sulu içiyoruz. Karşımızda gülümseyen babam şapkalı, babam gözlü, babam tenli ve babam gülüşlü amcalar beynelmilel sözcüklere bakıp politika tartıştıklarını anlıyorum. Sokrates’ten, Platon’dan miras alınan felsefe ve politika tartışmaları devam ediyor. Son yıllarda buraya akan Türkiyelilere aşinalık artmış, bizim oradaki varlığımız ve konuştuğumuz dil hiç dikkat çekmiyor. Sadece arada insanlarla göz göze gelirsek gülümsemelerini fark ediyoruz. Tanıdıklar gülümsüyor sanki. Yıllarca her araç ile üzerimize boca edilen düşmanlaştırma çabalarından temiz çıkmış olma başarısını göstermenin gururuyla Yunan bir amcanın yanına gidiyor ve onunla en sıcak dil olan vücut dilimle ilk nefes alış verişini yapıyorum. Çok yakında bulunan ama henüz gitmediğim memleketimdeki bir şehre, bir kasabaya ya da adaya gelmiş gibi hissettim.
            Ekip kısa süreliğine tekrar dağılıyor. Muratla kafede baş başayız. Biraz sonra içimde adada olma hissi uyanıyor. Kendimi ana karadan kopmuş yavru bir karada yalıtılmış hissediyorum. Kendi başına kalan bu toprak parçası denizin dibine inecekmiş gibi korkuyorum. Yanıma, sağıma, soluma, gökyüzüne ve güvecinlere bakıyorum. Durgun. Aklıma Ataol Behramoğlu’nun Feryal Orhon Basık’ın Ada Öyküleri kitabına yazdığı önsöz geliyor. Kitap Burgaz Ada’da geçiyor. Şöyle yazmış şair; "Ada Öyküleri"ni okurken zaman zaman gülümsediğimi, ama daha çok gözlerimin yaşardığını söylemeliyim. Adalılık böyledir. Orada yaşam, en olması gerektiği biçimde yaşanır. Herkes birbirine komşu, neredeyse akraba gibidir. Kederler, sevinçler ortaktır. Kente ne kadar yakın olunsa da, özellikle gece oldu mu, Adalı’yı bir yalnızlık, yalıtılmışlık duygusu kuşatır.” Bu ince düşünülmüş narin hislere aklımdan geçenleri de eklemeliyim. Adada insanların birbirine güvenmekten başka çaresi yoktur. Zorunluluklar dayanışma duygusunu geliştirir. Tıpkı dağ başında karda mahsur kalmış birbirinden çok farklı insanın birden kardeş gibi birbirlerine kenetlenmeleri gibi.
Murat ve ben ağzımızda Uzonun daha fazlasını isteyen aroması ile marketten içkileri  alıyor ve iki gün sürecek gezerken içme ama sarhoş olmama eylemine geçiyoruz. Gezi şimdi başlıyordu sanki. Murat, araba sürerken keyifle etrafı seyredebilen, içebilen, felsefi muhabbetlere dalabilen, Alevle tartışabilen, Barışa sevgisini ve kızgınlığını gösterebilen nadir bulunan canlılardan birisi. Gezilere çıkan herkese tavsiye edilir. Hadi bakalım deyip binaları ve insanları seyrede seyrede dolanıyoruz. Binaların ve tabelaların üzerinde Anadolu’da tarihi eserlerde görmeye alışkın olduğumuz Yunan yazılarını görmek tuhaf bir duygu. Sanki tüm bu gördüklerimiz tek bir tarihi eser. Meydana yakın bir yerde bir fotoğraf anı yakalıyorum.Kadraj şöyle. Bir adam, bir bisiklet ve bir papaz heykeli. Fotoğrafçı için bir ganimet bu diye mırıldanıyorum. Ada merkezde ve köylerde kadın, erkek, çocuk herkesin fotoğrafa sıcak baktığını sonradan fark edeceğimiz gibi bu kara sakallı amca da gülerek poz veriyor bana. Heykeli soruyorum çekimden sonra. Altındaki 1822yi (Yunan bağımsızlık savaşı) gösteren yazıyı okuyor ve bana soruyor. “Turko?” “Evet” diye başımı sallıyorum. Yüzünde bir gülümseme ile eli ile “Osmanlı astı” diyor ve “Unut bunları” dercesine sırtımı birkaç defa pış pışlıyor. Bu arada aynı tarihlerde meydana gelen isyanda Ada salkının çoğunun katledilmiş olduğunu öğreniyorum. Tarihteki trajediler üzerinde daha fazla düşünmek istemeyerek Muratla Osmanlı Camisine ve eski Türk mahallesine gidiyoruz. Bu memlekette kubbesi, minaresi, Osmanlı tuğrasına sahip, yıpranmış ama koruma altına alınmış bir camiyi görmek garip bir duygu. Türkiye’de yıkılmaya yüz tutmuş ve cemaatsiz kalmış kiliseleri gördüğümde de aynı şeyler hissediyorum. Caminin avlusuna bakınca içinde ibadet eden insanlar geçti gözümün önünden. Beraber yaşamdan tekli yaşama geçişe sebep olanlara kızdım yine.
            Kızlarla tekrar buluşuyor ve Ortaçağ köyleri olan Pirgi, Mesta ve Olimpi’ye yani adanın güneyine hareket ediyoruz. Güney kısım aynı zamanda ormanların, plajların ve sakız ağaçlarının olduğu size çok şey sunmaya hazır yüzlerce yıl önce çizilmiş bir tablo gibi.  Tarih boyunca sakız üretimi ve ticareti, balıkçılık ve narenciye üretimi ile diğer birçok Yunan adasından daha zengin olan, Osmanlı hakimiyeti döneminde bu özeliğinden dolayı özel, yarı bağımsız bir statüde varlığını devam ettirebilen  Ada’da sakızdan yapılan ürünlerin sayısı o kadar çok ki. Bunlardan birkaçı sakız likörü, şarabı,  tatlısı, simiti, diplesi ve sarhoş köftesi. Bodur, bol çalısı olan sakız taneleri sakız dallarının çizilmesi ve içinden akan reçinenin donması ile elde ediliyor. Bunu bilen bizler geleneği devam ettirip arabamızı yana çekiyor ve göz hakkımız olan sakızları dallarından topluyoruz. Daha sonra portakal ve limonları topladığımız gibi. Alev bu konuda çok becerikli olup anne olarak Barış’a bu konuda hayat dersini etkili bir şekilde verdi. Bu arada pek lezzetli bir ekşiliğe sahip limonları kabukları ile beraber elma yer gibi yedik. Ellerle soyulan portakalın kokusu kadim dar sokaklarda misler gibi koktu. Binlerce yıldır koktukları gibi. Limonun üzerine arabanın arka koltuğundan zevkle  sakilik yapan Zülü’den aldığımız Uzoları dikince içerideki yangın pek bir harlandı. Bu arada İzmir’e döndüğümde çantamda unuttuğum o limonlardan salataya sıkınca bir garip oldum. Bahçemizden koparmış gibi. Lezzetli bir ekşi. 
Uzaktan sadece gri taşların göründüğü, tarihi ama capcanlı evleri ile Anderson’un  masallarına dahil olmak üzere köye giriyoruz. Burası Pirgi. Ödemiş’in Birgisi ile aynı ada sahip. Didim gibi Pergamon gibi. Pirgi’yi özlemiş gibi hücum ettik renklerine, meydanına ve duvarlarına. Nereye bakmalı? Hangisini seçmeli, insanlara mı göz atmalı, konuşmalı mı, yoksa kilise çanının olduğu yaşlı kuleye mi çıkmalı. Biz hepsini yaptık. Evlerin ön cepheleri tamamen süslenmiş olan köy sanki özel bir gösteriye hazırlanmış o büyük anı bekliyor gibi idi. Geometrik şekiller kullanılarak özel bir yöntemle resmedilmiş duvarlar sanki gerçek değil. Minik taş balkonlarına bakınca Rapunzel birazdan saçını sarkıtacak beni yukarı taşıyacakmış gibi hissediyorum. Ancak Zülü Rapunzelden önce davranıyor ve beni elimden tutup en dar sokağa götürüyor. Ağzımız açık bu kadar dar bir sokağın bu kadar güzel yapılabilmesine şaşırdık kaldık. Zülü heyecanla makineyi elimden kapıyor. Bu sokakla beraber bütün sokakları, duvarları, kapıları ve biber asılı balkonları kaydetmek istercesine coşkuyla dolaşmaya başlıyor. Yanına Barış da gelince ikisi deli taylar gibi koşuşturuyor. O sırada Alev’i çıkıyor bir derin sokaktan. Gördüklerinden sersemlemiş normal değildi. “Şahane”, “müthiş”, “olağanüstü” kelimeleri yankılanıyordu sokaklarda. Onunla beraber hepimiz Barış olmuştuk sanki. Sık sık Barış yetişkin olacak değildi ya. Köy meydanında, beyaz renkli çan kulesi ile kilisenin gölgesinde hayat binlerce yılın tekrarını yaşıyordu. Genelde siyah elbiseli, siyah çoraplı, eşarplı annem gibi anlatmayı çok seven kadınlar duvarlara yaslanmış günlük muhabbetlerini ediyorlardı. Bizi gördükleri yok. Zülü bir evin kapısında Avustralya’da gurbetçi olarak yaşayıp vatanına dönen teyze ile konuşurken ben de halı ve kilim satan genç çocukla dil bilmeden pazarlık yapmaya çalışıyordum. Gerçi çocuk benim Yunanca bildiğimden fazla Türkçe bildiğinden genelde kendisi konuşuyordu. Bu arada Pirgi meydanında kiliseye nazır Manolis kafede uzo içmek ve mezelerinden tatmak buraya gelenlerin keyifle yaptıkları bir şey.  

Yola devam. Başka memleketlerde gezerken mutlaka o yörenin radyosunu dinlemek isterim. Dilini bilmesem bile. Bu sayede kendimi daha fazla bu yeni memleketin içine girmiş hissediyorum.. Ama bu sefer yeni memleketin yani adanın  radyolarını dinlemek  biraz zor oldu. Çünkü Sakız’da Türk radyoları Yunan radyolardan daha fazla çekiyor. Sevinsem mi üzülsem mi anlayamadım. Açıkçası hoşuma gitmedi. Neyse Murat’ın sihirli elleri ağır bir çiftetelli oynama isteği uyandıracak Yunan kanalını buldu. Artık yolu doğaçlama bir şeklide takip edebiliriz. Müzik ilham verecek nasılsa. Yine narenciye, sakız ve zeytin ağaçları örtmüş toprakların üstünü. Kendimi Karaburun yada Datça’da gibi hissediyorum. Bademler de bizde olduğu gibi aynı anda açmışlar. Köy yollarında giderken en ücra yerlerde bile bizim türbeler misali her metre ebadında kiliseye benzetilerek yapılan, Meryem resimli ve içinde mum yakılı olan şirin şapellere rastlıyorsunuz. Böylece Sakızlıların dinibütün Ortodokslar olabileceklerini tahmin ediyorsunuz. Evet bir sonraki köydeyiz. Mesta. Burası tamamıyla Ortaçağ köyü olup halen içinde insanlar bütün doğallıkları ve yaşam tarzları ile tarihin içinde yaşıyorlar. Sokaklar çok dar ve birbirlerine bağlanmış. Evden çıkan bir amca bize kısa bir süre gönüllü rehberlik yapıyor. En dar ve ilginç sokakları gösteriyor. Çok turistik olan bu köylerde dolanırken bize bir şey satmaya çalışanı görmedik. Sakız dahil hiçbir yerde pazarlık yok ve ayrı bir turist tarifesi uygulanmıyor. Bu arada ilk gün bitmeden paramızın suyu çekmeye başlamıştı. Murat haklı çıkmıştı. Başta, “kızım kartla ödeyelim”. “Kart Kart” diye ısrar etmiş hiçbirimiz oralı olmamıştık. Herhalde artık kartlar çekilecekti. Hava kararıyor. Murat, direksiyon başına geçiyor. Barış gezi boyunca yaptığı gibi sokakta gördüğü kedi ve köpekleri mıncıklamayı veya kucağına almayı sürdürüyor, ben ise çan kulesinden fotoğraf çekmeye çalışıyorum.  Neyse yola çıktık. Murat yine uzoyu aldığı oranda canlanıyor ve keyifle araba sürüyor. Ben ağzım açık uyukluyorum. Bir ara virajlı yolda uzaktaki ışıklı bir kale gördüğümü hatırlıyorum. Ama rüya mı gerçek mi olduğunu uyanıp sorduğumda öğreniyorum. Gerçekmiş.
Kordona varıyor ve Kadelfina restoranı arıyoruz. Genelde İngilizce bilen insanlar bize birkaç defa tarif etmelerine rağmen Kordonu birkaç defa turluyor yeri bulamıyoruz. Hatta ters yöne giriyor ve genelde görünmeyen trafik polisi bizi hemen görüyor. Ama ceza yok. Mekanı aramaya devam ediyoruz. Sonunda Zülü’nün Yunanca telaffuzunun kurbanı olduğumuzu anlıyoruz. Meğer restoranın ismi Ta Delfina imiş. Yunus balıklı restoran. Özel pişirmeli, leziz kalamar, karides, ahtapot ve kızarmış keçi peyniri ile soframız donatıldı. Patrondan aldığımız izinle rakımızı da açıyor ve ziyafet havasına giriyoruz. Yüksek tavanlı eski bir bina, duvarlarda tarihi tablolar ve fotoğraflar, açık bir televizyondan gelen Yunan müziği ve içerden sürekli tabak taşıyan aşçı kadın. Beynimizde binlerce yeni resim, şekil ve seslerle muhabbete koyuluyoruz. Bütün yemeklerde yaşandığı gibi Murattan ilk 15 dakikada çık çıkmıyor. Bu süre içerisinde sanki yoktur. Bütün ilişkisi yemek ile. Sevgili kızı Barış da arada mızıklamasa o derin lezzet uykusundan ayılacağı da yok.
Gözler çok güzellikler görmüş, pek çok gezilmiş, yaşanmış, edilmiş. Hepsi tamam da  damaklar ihmal edilirse gezi eksik kalırdı. Bu yemek o eksikliği yeterince tatmin etti. Arada Toprakev üyelerinin kulaklarını da çınlatıyoruz. “Şems ne yapıyordur şimdi acaba?” “ Kiminle evlenecek?” “Yeşim nasıl üzülüyordur bizle gelemedi diye?” “Aslında onlar Roma’ya geleceklerdi bizle, o zaman vize problemleri olmazdı, diyor Alev”. “Keşke bütün ekip beraber gelebilsek bir sefer”. “Hadi hadi numara yapma Alev” diyor  O’nu kızdırıyorum. Yemek sonunda kart kullanmak caiz oldu. Çünkü beklediğimizden yüksek hesap gelmiş. Hem de tabaklar tepeleme mezelerle dolmamıştı. Eeee…güzellikler para harcatır. Yarını düşünmekte hünerli olan Zülü hesap kitap yaparak nakitleri yarın için ayrıyor ve kartı çekiyor. Bir gün bitti. Uzun, dolu ama yarını heyecanla bekletecek bir gün. Sıra oteli bulmaya geldi. Gece karanlığında bolca dolanıyor ama otel yok. Zülü yanından birkaç defa geçtiğimiz havaalanında tanıdığı görevliye yeri sorma konusunda ısrar ediyor ama onu dinlemiyoruz. Keşke dinleseydik. Sürekli “havaalanı görevlisine soralım” demesinden kurtulurduk. Bu arada öyle birisi yok. Neyse sonunda bahçe içinde tarihi bir hana benzeyen Tabakas oteli buluyoruz.  Ancak bir not karşılıyor bizi soğuk ve sert bir rüzgarla beraber. “Sizi saat 23 e kadar bekledim. Beni bu numaradan arayın” Numara var ama telefonumuz çekmiyor. Gerisin geri restorana gidiyor ve patrona otel sahibini aratıyoruz. Az sonra motosiklet üstünde Eleni ve eşi geliyor. Güler yüzlü, insan yüzlü, sevimli ifadesi bizi hemen tavlıyor. Onlar önden biz arkadan otele varıyoruz. Yeşil panjurlu, geniş avlulu,  portakal bahçeli yarı müze gibi duran otel büyülüyor. Odalara yerleşiyoruz. Az sonra Eleninin çayını içmeye eskiden ahır olarak kullanılan şimdinin yemek odasına iniyoruz. Babadan kalma bu evin duvarlarında tarım aletleri, makinler ve ev eşyaları ile Ege kimliğini fazlasıyla taşıyor. İngilizce ve Türkçe kursuna giden, ihtiyar anne ve babasına bakan emekçi bir Anadolu köylüsü gibi bir kadın Eleni. Herkes uzak bir akrabası ile buluşmuş gibi hissediyor, hızla yakın bir dostluğun kurulmakta olduğunu hissediyoruz. Çaylar içildi. İlk muhabbetler yapıldı ama vücut pes etti. Karanlıkta kuyunun ve su değirmeninin yanından geçerek manastırın odalarını andıran tahta panjurlu odacıklara giriyoruz. Telaşsız, huzurlu ve merakla ertesi günün rüyasına yatıyoruz. .
Yeni bir mekanda farklı bir yatakta uyanınca birkaç saniye nerede olduğunu hatırlayamaz ya insan. O gün bu sessiz ve kutu gibi odada da aynı garipliği hissederek gözlerimi açtım. Yataktan kalkıp pencereyi açınca bir Ortaçağ köyünde uyanmış gibi hissettim. Kokulu mandalinalar arasındaki tarihi evleri, içeriyi tozdan ve sıcaktan korumak için örülmüş yüksek duvarları, avluda taştan çiçekler yapan işçilerin taş seslerine karışan Rumca konuşmaları ve az ilerdeki heybetli kilisesi ile kendimi asla 21. yüzyılda hissedemezdim zaten. Barış’ın yüksek oktavlı sesi ile aşağıya iniyor ve tarihi bir mekandaki aileyi gösteren bir tablo ile karşılaşıyoruz. Ev ahalisi çoktan yemek salonunda toplanmış. Her yaştan insanın yer aldığı bu tablodaki Topaka ailesi ile sabaha Kalimera  diyerek başlıyoruz.  Kendilerine ait sevimli küçük bir dünya kurmuş olan aile tablosunda kimisi çalışıyor kimisi sohbet ediyor. Bu durumda insan bir gürültü bekliyor tabi ki ama yok. Neyse ki biz varız. Curcuna yapma konusunda tecrübeliyiz. Alev’in kahkahaları, Barış’ın sürekli anne anne diyen sesi, Zülü’nün tok öğretmen hitabeti ile ortamın ihtiyacı olan gürültüyü yaratıyoruz. İçerdeki su dolu kuyuya göz atıyorum. Halen faal. Avluya işçilerin yanına gidiyor, yere tek tek ve özenle yerleştirdikleri siyah beyaz dere taşlarını izliyorum. Hedef o taşlardan çiçekler yapmak. Sonradan fark edeceğimiz gibi bu taş döşeme sanatı adaya özgü çok eski bir gelenek. Eleni’nin 78 lik babası yıpranmış ve çamurlu elbiseleri ile sabah erkenden bahçede çalıştığı belli oluyor. Bu iş ona yetmemiş olacak ki dere taşlarından yapılan figürlerin temizlenmesinde çalışıyor. Soğukta, dizlerinin üstünde. O anda pek de inanmadığım Tembel Yunanlı imajı kaybolup gitti. Neyse meraklı gözlerimi tatmin ettikten sonra açlığımı hatırlıyor ve sofraya oturuyorum. Yanımızda kahvaltımızı getirmiştik ama Eleni köy yumurtası, çay, kahve, kokulu mandalin suyu, reçel ve ekmekleri masaya koymuştu bile.  İşten gelen çocuklarını beslemeye çalışan bir ananın telaşı ile koşuşturuyordu. Arada da bizle Türkçe muhabbet etmeye çalışıyordu. Köşede sessizce ve hareketsiz bize bakıp bakmadığı belli olmayan 87 yaşındaki nenenin ne düşündüğünü neler yaşadığını bilmek için Yunanca bilmeyi çok isterdim. Az sonra bahçede çalışan mühendis, Selanik’ten buraya yeni atanan ana sınıfı öğretmeni Tanja da gelince yerli insan tanıma isteğimiz iyice tatmin oldu. Muhabbetler arttı. Arap kahve dedikleri Türk kahvesinin aynısını Kütahya porselen fincanlarda içtik. Fallar açıldı. Milliyetler ve mekanlar unutuldu. Toprakev ekibi Pazar kahvaltısı için buluşmuştu sanki. Pazar gününün tembel, yavaş, insani yaşam biçimini oldum olası severim. Diğer hızlı günlerden intikam alır gibi inadına eyleşmek, gereksiz sohbetler yapmak, bahçeye girip çıkmak ve pozitif halinle herkese gülücükler dağıtmak gibisi var mı?  Bu siesta işini Ege’nin Türkiye tarafı neden bırakmış ki? Şimdi biraz daha gezelim. Adresler ve telefonlar alındı. Davetler edildi. Ve kuvvetli hislerim der ki bizler bu insanlarla hem İzmir’de hem de Sakız’da tekrar buluşacağız. Antakya’da Toprak evimizi ayakta tutan Aslı ablamdan ayrılır gibi ayrılıyoruz aileden. Gezinin yüreğe dokunan kısmı olan yerel insanlarla dostluk kurma kısmını yaşamak büyük bir huzur verdi. Aksi takdirde kendimi otelde yalnız başına kalmış, binaları seyretmiş, alışveriş yapıp ülkesine geri dönmüş bir turist gibi hissedecektim.
Tabakas otelin bulunduğu Kambos bölgesi adaya özgü iki renkli taşla inşa edilmiş batı etkisi taşıyan yapıları, gösterişli kiliseleri ve Barok tarzı heybetli çan kuleleriyle Sakızın en ilginç keşif alanı. Ayrıca burası Cenova’lılardan beri ipek böcekçiliğinin yoğun şekilde yapıldığı ihtişamlı bir bölge. Yol boyunca yalnız taş evler ve tarihi kalıntılar size eşlik eder. Ortalıkta arada sırada görünen otomobiller ve elektrik telleri olmasa zaman makinesi ile eski çağlara gittiğinizi sanabilirsiniz.
Yol boyunca hep yaşlı ama dinç köylerden geçtik. Her birisinde en az bir gece yatılması gereken köylerden bazılarını yazıyorum gerisini siz keşfedin.  
İl köy olan Vavilideyiz. Vavili köyü İzmir Kemalpaşa’daki Yukarı Kızılca köyüne çok benziyor. Taş evler, dar sokalar ve bol meyve ağaçları. Sessiz, hafif yağmurlu, sokakları ara sıra geçen traktörleri dışında genelde boş. Sokakları dolanırken ağılda keçileri besleyen teyzeler, bahçede lahanaları toplayan amcalar ve ıssız kilise ile dünya yörüngesinin dışında bir köy sanki.
Vessa toprak rengini kapmış bir bukalemun gibiydi. Sokakları hafifçe yukarılara götürüyor ve arada renkli duvarlarla sizi şaşırtıyor. Motor yerine at arabası bekliyorsunuz sokak başlarında. Üstünde zırhlı şövalyeler sarışın mavi gözlü kızlar görünecek sanıyorsunuz. En yukarıda yine taştan çiçek döşemeli kiliseden daha önce binlerce insanın yaptığı gibi bütün köyü izliyoruz. Ara sıra yakından geçen köylülere Yaso demeye devam ediyoruz. Köy meydanında dut ağacının altında reçine şarabı içmek, fıstıkları yemek gerçeklikten kesin kopuş ve geriye gidiş hissini veriyor yine. Arada köy kahvesinin büyük tahta kapısından utangaç bir kız çocuğu bize göz atıp kaçıyor. Ben de onu fotoğraflamaya çalışıyorum. Aramızda bir oyundur başlıyor. Ve hayatta hep olduğu gibi kız oyunu kazanıyor. Fotoğraf vermiyor. Neyse ellerimizdeki reçine şaraplarını ayakta art arda dikerken köylerimizde yapamadığımız içki keyfinin acısı çıkarttığımızı hissediyoruz.  
Lithi köyü balıkçı barınağı, deniz restoranları, martıları, balıkçıları ve yalnızlığı ile uzak bir köy kasabası. Barınakta şarabımızı içerken bizimkilere göre daha renkli olan teknelerin yanında denizde çemberler oluşturan damlaları fark ediyoruz. Yağmur başlamıştı. Sakız taneleri gibi. O anda sakız tanelerini donmuş su damlasına benzetiyorum. İçim bir hoş oluyor. Sahilde yürümek keyfi ile noktalıyoruz bu köy gezisini. Vakit yürüyor bize doğru. Zaman makinesine dönüş saati yaklaşıyor. Orman yolunu takip ederek ve demlenerek ilginç hikayesi olan Nea Moni manastırını ve Anavatos köyünü hedefliyoruz.
Anavatos köyüne gitmeye karar veriyoruz. Ormanın ortasından Alamut kalesini andıran bir yükseklikte tepede kurulu bu köy terk edilmiş durumda. Tıpkı Kayaköy gibi. Zamanında en iyi korunan ve kimsenin ele geçiremediği köyü Osmanlılar sonunda zaptediyor. Bunu anlayan köylüler de teslim olmamak için kendilerini o uçurumlardan aşağıya atıyorlar. Rivayet böyle. Köye giremeden dönmek zorunda kalıyoruz. Zaman makinesi bizi Çeşme feribotuna çağırıyor. Ona yetişmemiz lazım. Her güzelle buluştuğumuzda o güzelliği tam yaşayamadan ondan ayrılmak zorunda kalıyoruz maalesef. Bu sefer de öyle oldu. Buraya nasılsa bir daha geleceğiz avuntusu ile Uzolarımızı dikmeye devam ederek dönüş yoluna giriyoruz. Az sonra tekrar Sakız adasının merkezdeyiz. Yine tiyatro sahnesinde. Saat 3 civarı ve karıncalar yuvalarına girmişler bile. Yine de açık olan bir dükkandan son kalan paralarla sakız mamulleri alıyoruz. Yola çıkmadan bir tost yiyiyoruz Kordondaki kafede.  Murat sessizce isyan ediyor bu duruma. Yüzünde şöyle bir ifade vardı. “Sakızda ahtapot, karides, balık yiyip enfes bir damak tadı ile buradan öyle ayrılmak varken şu çirkin tostları neden yiyiyoruz?”. Üstelik böyle kapalı bir mekanda sigara içiliyorken.
Sakızda daha nice köy, müze, manastır, kilise ve doğal güzellikler var. Çok sevdiğimiz bir çikolatayı hemen bitirmek istemeyerek tadını ala ala sindiriyoruz. Çikolatanın yarısını adada bir yere sakladık. Döndüğümüzde alıp yemeğe devam edeceğiz. Bu da başka bir avuntu. Gezi bitti. Şimdi hiç hesapta yokken takvimlerden çaldığımız unutulmaz iki günün bizde bıraktığı izlere bakalım. Yanık izi kadar derin ve ömür boyu çıkmayacak izler bunlar.
Alevle başlayayım. Alev’in olayını anladım ben. Normal hayatta her konuda ayrıtlılarla çok boğuşmaktan beyni harabeye dönüyor ve doluyor. Ama tedavi şeklini de bulmuş. Gezmek ve yeni nefesler. Tesiri güçlü kadim ilaçlar bunlar. Onu iyileştiriyor. Bu sefer de öyle oldu. Son günlerin yükünü adaya boşaltıp döndü. Bunun daha sık tekrarlanması sağlığı için doktor tavsiyesi. Reçetesinde yazılı.
Zülü’de yeni keşfim daha az ayrıntılara takılması ve iyi bir gezi arkadaşı olması. Gezerken hayal gücü artıyor. En deli fikirlerime bile ses çıkarmıyor. Yüzünden coşku ve sevgi fışkırıyor. Bir daha yaşanmayacağını bildiği anların değerini o kadar farkında ki.
Murat hakkında çok yazdım. Geçiyorum.
Barış’ın hayvanlarla insanlar arasında ayırım yapmadığını Darwin görseydi. çok mutlu olurdu. Hem küçük hem de büyük gibi konuşabilen ve sohbetlere hiç beklemediğimiz yerden dahil olabilen, her şeyi merakla sorgulayan bu ilginç kız bize kuşağı hakkında çok bilgi verdi. Sayesinde kuşak çatışmasını daha az yaşayacağız. İlerde İzmir ve Türkiye Barış’ı tanıyacak. Barış’ın adaya gelmeden önce söylediği söz bize güçlü bir ipucu veriyor. İnsanlar neden askere gidiyorlar?

Ateş, 12 Mart 2012





17 Şubat 2012 Cuma

Salam iv Bes-Sadece Barış


Ne güzel günler idi. İki ülke arasında bir anda sınırlar kalkmış 70 sene boyunca ayrı kalmış kardeşler  muhabbete kaldıkları yerden devam etmeye başlamışlardı. Birbirlerinin yüzlerini inceleyip birbirlerine özlemle sarılıyor geçen zamanı telafi edercesine fazla fazla konuşuyorlardı. Çarşılarda Arapça ve Türkçe’nin birleşiminden oluşan ve son zamanlarda zayıflamaya yüz tutan uğultulu ve defne kokulu dil tekrar canlanıp dükkanların üstünde gezinmeye başlamıştı. Şamlı, Halepli ve Lazkiye’li gelinler artmış, Fenerbahçe-İttihad takımları arasında oynanan maça iki ülkenin liderleri ve 80’lik annem ve babam da gitmişlerdi.. Maçı aynı sıralardan yana yana izlemişlerdi. Liderler sadece siyasi değil aynı zamanda sosyal ilişkiler geliştirmekle kalmamışlar birbirlerinin evlerine misafirliğe bile gitmeye başlamışlardır.  
Ama Orta doğuda hemen ümitlenmek mucizelere inanmak gibi bir şey imiş. Her zaman olduğu gibi Orta doğu’da herhangi bir yerde yakılan bir ateş henüz etrafını bile ısıtmadan dumanını komşu evlere ulaştırıyor. Tıpkı Tunus'ta olduğu gibi. Magrib ülkesi Tunus’ta çakılan ateşin önce dumanı sonunda da kendisi vardı Suriye’ye. Hem de çıktığı yerden daha şiddetli bir biçimde. Demek ki ateşi yemleyecek çok malzeme vardı bu sarı komşumuzda. Kapılarımız bir anda kapandı. Bayram için hazırlanan keşkekler, hummuslar ve künefeler tabaklarında yarım kaldı. Fairuz, Marcel Halifa, Ali Dik şarkıları, Adonis'in şiirleri sustu. Yan yana gelen komşular ve kardeşler tabaklarını bırakıp evlerine, tellerin öbür tarafına kaçıştılar. Konusu pek hoş olan kısa bir film bitmişti. Evet. Suriye ve Türkiye arasında yaşanan durum tam da böyle bir şey idi.

Peki bugünkü durum nedir? Sınırın bu tarafında özellikle Antakya’daki insanlar giderek kötüleşen bu olaylar hakkında ne düşünüyorlar? Elbette ki bayramı yarıda kesilmiş bütün insanlar gibi çok üzgünler ve hayal kırıklığı yaşıyorlar. Muhalif yada rejim yanlısı her iki kesimin akrabaları sınırın öbür tarafında olanları kaygı ile izliyorlar. Dualar-birkaç dilde- bu kanın durması için ediliyor yüksek sesle. Ama bildikleri bir şey var ki bu coğrafyada yanan ateş kolay sönmüyor. Suya çok fazla ihtiyaç duyuluyor. Bazen de gözyaşlarına. Trajedinin ötesine geçen Lübnan iç savaşı hala akıllarda taptaze. Bu hisler ve düşünceler hemen herkesin beyninde bir ur gibi varlığını hissettiriyor. Bu coğrafyada yaşayanlar huzuru olduğu gibi korkuyu da-sebeplerini hep akılda tutarak-yaşarlar.

İki tarafın destekçisine biraz yaklaşıp sohbet edince şiddete karşı çıkma ortak paydasına rağmen iki farklı düşünceye sahip olduklarını anlıyorsunuz. Esed’i destekleyenler “Esed’in aslında birliği temsil ettiğini, senelerdir mezhep çatışmasını engellediğini dolayısıyla bu olayların dış güçlerin bir oyunun parçası olduğunu” düşünüyorlar. Şunu da ekliyorlar; “Esed’in devrilmesi ülkede mezhep çatışmalarına yol açacak ve sonuçta bir iç savaş kaçınılmaz olacaktır. İç savaşın sonunda da katı bir şeriat rejimi kurulacak.” “Şeriatın Aleviler ve gayri Müslimleri tehdit edeceğini ve sonunda onlara ya ölümü yada göçü yaşatacağından” korkuyorlar. Tarih boyunca yaşanan acılar (biraz küllenmiş olsa da) bize bu korkunun yersiz olmadığını gösteriyor.
Diğer yandan Esed karşıtları “rejimin Sünnileri hedef aldığını ve onlara kitlesel katliamlar yaptığına” inanıyor. Bu yüzden “Türkiye dahil bütün dünyanın birleşip Esed rejimini iktidardan alaşağı etmesi gerektiğini” söylüyorlar. Tarafları tek tek dinlediğinizde her iki kesimin de kendilerinden çok emin olduklarını görüyorsunuz. Dolayısıyla olaylar şiddetlendiği oranda birbirlerine karşı olan duygular da şiddetleniyor. Bu da Suriye’de olan olayların ister istemez sınırın bu tarafına yani savaş dışında kalan kardeşlere de sıçrama tehlikesini içinde barındırdığını gösteriyor. Tam olumsuz koşullarda içimizi ferahlatan şey beraber yaşama tecrübesi uzun olan Antakya’daki Sünni, Alevi ve Hıristiyan kesimlerin sağduyularını kaybetmemeleri ve kardeşlik dilini kullanma konusunda ısrarcı olmaya devam etmeleridir.    

Ama Suriye’de şiddet tırmanıyor ve ölümler de artıyor. Suriye halkının ağlama sesleri sınır köylerinde dinlenebiliyor. Hem bu ağlama ve feryatlar içinde Sünni-Alevi diye bir ayırım da yok. Silahlandırılan muhalefet artık silahlı direniş gösteriyor yada şehirlerin kontrolünü ele geçirmek için saldıranlarda bulunuyor. Uzun yıllar iktidarı elinde bulunduran bütün rejimler gibi Esed rejimi de şiddetini arttırıyor. Kısacası artık Suriye'de biri büyük (Rejim) biri küçük (Özgür Suriye) iki ordu savaşıyor ve bu yüzden ölümler katlanarak artıyor. Bu durumda muhalif ordunun daha fazla silahlandırılması ve rejimin de kendi müttefikleri tarafından daha fazla desteklenmesi kitlesel sivil insan ölümü ve neticede iç savaş sonucunu doğuracaktır. Şöyle bir gerçeği kimse inkar etmiyor. Esed rejimi düşse bile iç savaş kaçınılmaz görünüyor. Ve iç savaşın Ortadoğu’da ne anlama geldiğini herkes biliyor. “Peki senin çözüm önerin ne?” diye sorarsanız. Bölgede ve dünyada yaşanan bütün savaş felaketlerine rağmen kendini barış şemsiyesi ile korumayı bilmiş Antakya deneyimi bana şu çözümü gösteriyor. Birincisi, muhalefeti destekleyen ülkeler muhalefetin silahlarını susturmasını sağlayacak. Esed rejimini destekleyenler de Esed’i güç kullanmaması konusunda onu ikna edecekler. Yani savaşları sonlandırmak için yapılması gereken ilk şey yapılacak. Önce ateşkes. Sonraki adım ise tarafları bir masa etrafında buluşturup demokratik bir Suriye’nin kurulması için beraber çalışmaya zorlamak. Tarafları destekleyen güçler bunu başarabilecek durumdalar. Elbette ortada başka hesaplar yoksa. Diğer önemli bir nokta ise Türkiye yönetimi insanların yaşamasını sağlamanın kutsallığına inanıyorsa Suriye yönetimi ile yeniden konuşmaya başlamalı. En azından 26 Şubatta "çok partili sisteme geçme" ve "cumhurbaşkanının görev süresini 7 yılla sınırlandırma" maddelerini içeren anayasayı referanduma götüreceğini açıklayan Esed’e bunu yapması için fırsat vermeli. Muhaliflerin “Esed zaman kazanmaya çalışıyor” iddiası doğru olsa bile daha az insanın ölmesi ve bu toz dumanın kalkması için silahları susturmak ve rejimle tekrar iletişim kurmak zorunlu görünüyor. Türkiye Suriye ile ne olursa olsun ipleri koparmasa idi acaba şimdiye kadar kaç insanın hayatını kurtarırdı? diye düşünmeden edemiyor insan. En kötü ihtimalle birkaç bin daha az insan ölürdü. Unutulmamalıdır ki, ülkeler savaşta olsalar bile birbirleri ile konuşmalı. Konuşmalı ki barış şartları olgunlaştırılsın. Savaş uzamasın. Ve son olarak biz, savaştan etkilenen ama ölmeyen aynı ailenin insanları, ne yapabiliriz? Karşı tarafa değil özellikle kendi tarafımızda duran insanlara "önce şiddetin durması ve kardeşliğin ne olursa olsun zedelenmemesi gerektiğini" anlatmalıyız. Antakya’da ve komşu evlerde ateşin değil suyun galip gelebilmesi için. 


                                                                                  Mehmet Ateş
                                                                     Servas Türkiye Barış Sekreteri
                                                                                   Antakya

11 Ocak 2012 Çarşamba

El Byüt El Trab

  

Toprak evler yoksulluğun simgesi, taş evler zenginliğin. Tarih boyunca kırsal kesimde yaşayan insanların imece usulü inşa ettikleri toprak evler uzun bir dönem toprak ve doğa ile koyun koyuna yatarak yaşanılan bir dönemin yaşam tarzını oluşturmuştur. Malzemesinin doğadan olmasi, kalın toprak duvarlarının yazın sıcağı kışın soğuğu içeri almayı reddetmesi nedenleriyle köylülere uzun bir dönem -hatta bazı uzak köylerde halen- ucuz ve pratik bir yuva olmuştur.
Toprak evlerin duvarlarında kullanılan kerpiç kalıplar özel sarımtırak bir toprak, saman ve su ile yapılmış harcın (Tıyn) tahta kalıplara dökülmesi ile elde edilir. Duvarlar yaklaşık bir metre kalınlığında güçlü depremlere dayanabilecek sağlamlıkta yapılır. Dikdörtgen şeklinde yapılan odaların üstüne ahşap kalaslar yerleştirilir ve üzerlerine kamışlardan yapılmış hasırlar (betürler) serilir. Bitmedi. Onun da üstüne ziftli kâğıtlar konur ve sonunda da Osmanlı kiremidi denilen kiremitler dizildikten sonra çatı işi bitmiş olur. Bu arada duvarların avluya bakan tarafında saçakların hemen altına gelecek şekilde güvercinler için gömme yuvalar açılır. Çünkü güvercinler evin, avlunun ve muhabbetin ayrılmaz parçalarıdır.
Ev yan yana yapılan odalardan ve bir ahırdan oluşur. Her odanın avluya açılan bir tahta kapısı olup duvarlarında birer tane bulunan ve genelde küçük küçük kareler şeklinde yapılan pencereler vardır. Evin içinde ya da yanında tuvalet yapılmaz; çünkü eskiden tuvalet ihtiyacı genelde bahçelerde giderilirdi. Bu arada eve bitişik geniş bir oda bulunurdu. Bu oda ahır ve odunluk olarak kullanılırdı. Bu odaya da ailenin yaşadığı ve yaşamın aktığı yan odadan ayrı bir kapı ile girilirdi. Bunun sebebi özellikle kışın soğuk ve yağışlı havalarda ahıra girişlerin kolay olması, ineklerin rahatsızlığı veya doğum yapma durumlarında da bunun hemen fark edilebilmesi içindir. Kalabalık ailenin beslenmesinde ve kaderinde ineklerin o kadar çok önemli bir yeri vardı ki anne babalar inekleri sürekli gözaltında tutar, onlara ailenin fertleri gibi davranırlardı. Çünkü genelde kalabalık olan aileler için ineğin olmaması açlık demekti. Çocukluğumda sıkça yaşadığım bir olayı anlatınca ne demek istediğim daha iyi anlaşılacak. İneğimizin hasta olduğu dönemlerde annem o kadar üzülürdü ki… Gece boyunca ineğimize bakmak için tahta kapıyı her açtığında duyduğum gıcırdayışlar hala kulağımda çınlar, elinde tuttuğu gaz lambasından çıkan gaz ve odanın defne sabunu kokusu da burnumda taptaze durur. Annem sabah oluncaya kadar ahıra defalarca girip çıkardı. İneğimizle hasta insanla konuşur gibi konuşarak ona cesaret ve moral vermeye çalışırdı. Sonra yatağına tekrar uzanır ve uykuya dalıncaya kadar önce ineğimiz sonra biz çocukları için dualar okurdu. Bu dualar bana da ninni olur, kapı tekrar gıcırdayıncaya kadar uykuya dalardım. Yağmurlu ve gök gürültülü havalarda fena ürker, kiremitler arasından giren şimşeklerin korkusuyla yer yatağında yan yana yattığımız kardeşlerimle beraber yorganı üstümüze kapardık. Hele bir de yazın çatıda yılanların fareleri kovalarken çıkardığı hışırtılar ve zaman zaman onlarla göz göze gelmemiz vardı ki anlatılacak gibi değil. Ama sonuçta bu canlılarla beraber yaşamaya alışmıştık. Kimimiz çatı içinde kimimiz çatı altında. Hayat, toprak, bitkiler ve hayvanlarla öyle iç içeydik ki. Onlarla zıtlaşmadan, uyumlu ve işbirliği içerisinde hayat akıp giderdi. Şimdinin modern hayatından çok farklı değil mi?
Toprak evler nasıl kullanılırdı? Oturma, banyo ve mutfak olarak kullanılan orta odanın ortasında Kızılderilililer gibi ocak yapılırdı. Bu ocakta gaz lambasının loş, ölgün ışığında yemekler pişer, ateşin kenarında yer sofrasında yemekler yenir, tohumlar çimlendirilir, ertesi günün yemekleri hazırlanır, dedikodu yapılır ve kavgalar edilirdi. Odanın oldukça geniş bir kısmını tahıl ambarları doldururdu. Bu ambarlarda kışlık erzakların arasında bez torbalardaki kuru incirlere, bal kavanozlarına dadanmak en büyük zevkimizdi. Ambardan çıkarılan karpuz ve kavun tohumları kavrulur, mısırlar patlatılır ve büyük bir hengâme içerisinde ailenin gece eğlencesi başlardı. Ocaktan çıkan dumanlar arasında anamızın kendi dilinde -Arapça- anlattığı masal ya da korku hikâyelerine ineklerin ve buzağıların möleme sesleri karışırdı. Binbir gece masallarının basit versiyonunu yedi yaşlarımdayken Necime Nene'den duymuştum. Şaşırtıcı olan kalabalık ailenin 20 m2 yerde iç içe yaşayabilmeyi becerebilmesi idi. Bugün toprak evlerin üç misli büyüklüğünde geniş beton binalarımızda yaşıyor olmamıza rağmen hayatın bize hala dar gelmesi gülümsetiyor insanı.
Hafta sonu herkes dışarıda iken kazanlar kaynatılır ve çocuklar eve teker teker çağırılıp banyo ettirilirdi. Odanın bir köşesinde bulunan banyo dediğimiz bölüm meyilli bir beton zeminden ibaretti. Yan tarafta yağmur suyu ile doldurulmuş kazan kaynarken anne ve ablalar küçük çocukları defne sabunu ile bolca yıkamaya çalışırdı. Banyodan sonra bit ayıklama seansları başlardı. Evin avlusunda defne sabunu, nar ekşisi ve salça kazanları mevsim sırasına göre kurulurdu. Biz çocukların işi oyunla karışık aileye yardım etmek ama arada da bahçeden toplanan ve kazanların altında közlenen leziz mısırları iştahla yemekti. Bu lezzet hala damağımda ve şimdiye kadar yediğim hiçbir mısır onun yerini alamadı.
Toprak evler (El Byüt el Trab) insan, yemek, buzağı, is, falat (inek dışkısı), toprak ve gaz lambası kokusu taşırdı. Evin çatısında güvercinler şen şakrak gezinir, duvarlarına oyulmuş yuvalarda güvercin yavruları beslenme saatlerini beklerdi sabırsızca. Narçiçekleri pencerelerden içeri girmiş olurdu ağustos başlarında. Kilitleri yoktu, misafirleri çoktu. Yoksunluğu da çoktu ama içinde yaşanlara hep sevgiler sunardı. Özlemimiz toprak evlere, kültürüne ve masalımsı yaşam şekline.
Toprak evler göçüp gidiyor. Heybetli ve soğuk beton evlerin kuytu gölgelerinde direnmeye çalışıyorlar tek tük. Onlara çok az bırakılan bahçeleri ve ağaçları ile. Diriliş olabilir mi? Savaş kazanılabilir mi? Biz deniyoruz. Birini kurtardık. Şimdi toprak duvarlar insan sesleri ve sıcaklığı ile tekrar buluştu. Görmek ister misiniz? 


www.toprakev.com
           
10 Ocak 2012
                                                                                                          Mehmet Ateş
                                                                                                          mehmettates@yahoo.com


               

10 Kasım 2011 Perşembe

Güzel Atlar Ülkesi; Kapadokya


Tatil, sıradanlaşan hayattan kaçmak, bir sonraki gün neler yaşayacağını bilememek ve hayatın bu haline rağmen aslında sıkıcı olmadığını hissetmek için çıktığımız bir serüvendir aslında. Hayatımıza yeni ve bize ait özel hikayeler eklemek ve yaşadım diyebilmek için yollara düşeriz. Para olmasa da bulur buluştururuz. Tatil arkadaşları da özel olsun isteriz çünkü biz yalnız gezmeyi henüz öğrenememiş bir nesiliz. Yeni bir şehre yalnız gitmek korkutur bizleri. Peki yola gece mi çıkmalı gündüz mü? Gece belirsizlik, korku, şaşırma ve sessizlik taşıdığından olsa gerek gündüzden daha fazla çeker beni.  Gitmek istediğimiz yer egzotik tatlar çağrıştıran ve başka gezenlerde seyahat hissi veren Kapadokya’ya olunca yola gece çıkmak daha isabetli oluyor. Ekip uzay yolculuğuna çıkar gibi hazırlanmıştı. Yanımıza aldığımız kalın montlar, atkılar, kazaklar, puşiler ve sıcak su termosu soğuk bir gezegene gittiğimiz içindi. Bu gezegende bir zamanlar yaşayan Persler buraya Farsça “Katpatuka (Kapadokya)” Güzel Atlar Ülkesi adını vermişlerdir. Persler ve atlar. Anlaşılır ikili. Elbette ki burası sadece güzel atların yaşadığı bir ülke değil; Erciyes, Göllü dağ ve Hasan dağından eski okyanus tabanına akmış  lavlardan meydana gelen ve yaş pasta şeklinde katmanlaşan peri bacalarının, karınca yuvasını andıran yeraltı şehirlerinin, yaşam sisteminin, her vadide leziz meyvelerin olduğu pastel bir ülke. Ancak bu ülkeye yada gezegene ulaşmak öyle kolay değil. Üç şoföre rağmen İzmir’den 10 saatlik bir yol demek. Aslında bu yol geziden çalınmış bir süre olmayıp neşeli, kavgalı, duygulu ve bol atıştırmalı içeriği ile ruh halimizi seyahate hazırlayan değerli bir süreç. Ancak bu yola dört farklı kültürden (Kürt, Türk, Arap, Makedon) gelen,  tartışmayı, konuşmayı, paylaşmayı, kavga etmeyi seven;  hayatın her dakikasında yaşamaktan keyif alan insanlarla çıkarsan sağlam bir ruh haline sahip olman gerekmektedir. Bütün Türkiyelilerin beraber yaşayabilmek için sahip olmaları gereken ruh hali gibi. Her gezi şaşırmaların, yeni kararlar vermenin, yeniden tanışmanın, bilgi kaynağımız Hande’nin muhteşem telefonundan internete bağlanıp tartışılan konular hakkında taze bilgiler almanın-Hande internetini paylaşmak istediğinde tabiki-, bolca yapıldığı yolculuk içinde onlarca yolculuk anlamına gelmektedir. Bu öyle bir şey ki dönüşte yolun sonuna geldiğimizde farkına varmadan kendimizi bir sonraki gezi planını yapmış buluyoruz.  
Hepimiz bu serüvene hazır cıvıl cıvıl halimizle hedefe hızla gidiyoruz. Gece 12’den sonra Şems her zamanki gibi arabayı kenara çeker ve “benim uykum geldi” der. Pili biten oyuncak bir robot gibi aniden devre dışı kalıyor. Bunu bildiğimden Konya düzlüklerine doğru hareket etmek  üzere direksiyona asılıyorum. Gökyüzü açık gece lacivert. Yıldızların hepsi gezmeye çıkmış; parlaklık yarışı yapıyor. Bir tanesi kayıyor ve ölüyor. Geç kalınsa da dilekler tutuluyor. Ahmet Kaya çalmaya başlıyor. Yavaşlıyorum. Arkadaşların uykusu derinleşiyor. Düşünceler hızlanıyor. Birkaç saniyede çocukluğa dönüyor, ilk gençlik heyecanlarını, arkadaşlarla köyümüzü değiştirme girişimlerimizi hatırlıyorum. Düşünceler seyahatte kalıyor bir süre ve çoğunlukla geçmişte. Ve bu seyahati aniden arkadan gelen ve ağzımda son bulan poğaça bitiriyor. Peynirli ve Zülü kokulu. Leziz. Poğaçayı çiğnerken ve etrafta sonsuz ovaya bakarken keyifle hayret etmeye devam ediyorum. Arabada yamula yamula uyumaya çalışan Şems ve Hande’nin tartışmaları başlıyor bir anda. Ve sonuçlanıyor hemencecik. Her zaman duyduğum son cümleler geliyor kulağıma. Hande, “Ya şems sen ne biçim adamsın? Kafan nasıl bir sistemle çalışıyor?” Şems, her konuda istatistiki bilgilerini hazırlamış Hande’ye cevap yetiştiriyor. “Sen benim söylediğimin ancak %10’nunu anlıyorsun.” Gülümsüyorum. Yine başladık. Birkaç saat daha gidiyor ve Arizona çöllerini anımsatan terk edilmiş bir benzinlikte küçük bir uyku molası veriyoruz. 
Aksaray’a yaklaşıyoruz. Aniden ilerde yol üstünde binlerce kuşun toz bulutu gibi akrobatik gösteriler yaptığını fark ediyoruz. Uyumlu ve sanatsal. Sabahın ilk ışıkları idi bunlar. Hava alacakaranlık ve soğuk; 3 derece. Ortalıkta bizden başka araç yok. Kuşların arasından geçiyor arabamız. Kuşların arasında kalıyoruz. Çığlıklar atıyor kuşlar ve biz.
Güzel atlar ülkesine varıyoruz. Kapadokya, içine bazen kısmen bazen tamamen Nevşehir, Aksaray, Kayseri’yi alan çok geniş bir coğrafya. Sabahın erken saatleri ve önce  Nevşehir’deyiz. Böyle bir soğuğu hiç beklemiyorduk. Nevşehir (Nyssa) adı üstünde yeni bir şehir. Bütün şehirlerimiz gibi çağını yansıtıyor. Beton bloklar ve aralarında can çekişen tarihi yapılar. Oradan hemen sıvışıyoruz. Şehirler bir zamanlar mimari açıdan çeşitlilik gösterirdi. Tıpkı her şehre ait özgün insan ve kültür çeşitliliği gibi. ‘Modernlik’ adına aynılaştık. Neyse şimdi felsefenin sırası değil deyip açlığa, yorgunluğa ve soğuğa rağmen sabırsızca keşfe başlıyoruz. Her fırsatta “ben burada yaşadım, buraları biliyorum” diyen ama her seferinde yolları şaşıran Şems’in rehberliğine güvenip-başka şansımız yoktu- arabayı Kaymaklı ve Derinkuyu yer altı şehirlerine sürüyoruz. Yer altı şehirlerinin en büyüklerinin olduğu yerler burası. Kimi zaman üç katlı kimi zaman sekiz katlı olan ve içlerinde kiliseler, ahırlar, oturma odaları, kuyular, depolar, havalandırma delikleri ve ocaklar olan bu karınca yuvalarını insanlar neden inşa edip içlerinde yaşamışlar? Çılgınlık mı delilik mi? Elbette ki hayır. Çok akıllı olmaları bu yola başvurmalarına sebep olmuş. İnançlarını yaşamak için başka insanlardan kaçmak için yer altına inmişler. İnancını yaşamak için kendini bugün dahi gizlemek yada başka bir ülkeye göç etmek zorunda kalan insanlar geliyor aklıma. Trajedi devam ediyor. Yer altı şehirlerinin tarihçesi şöyle. Ortadoğu’da doğan Hıristiyanlık inancı kısa sürede Antakya ve Tarsus’a kadar ulaşır. Bu bölgelerden azizler Hıristiyan inanıcını yaymak için Kapadokya bölgesine gelirler. O dönemde bu bölgede çok tanrılı dinlere sahip Roma imparatorluğu bulunmaktadır. Katı uygulamalara maruz kalan atalarımız Kapadokyalı Hıristiyanlar çareyi volkanlardan akıp gelen ve kazıması kolay olan kayalarda saklanmak üzere yer altı şehirleri kurmakta bulurlar. Her şeyi düşünülmüş zamanın en modern şehirlerinden olan bu şehirler yer üstündeki evlerle gizli geçitlerle birbirlerine bağlanmış. Kapadokya bölgesinde henüz hepsine inilmemiş olan bu şehirlerden yüzlercesi bulunmaktadır. Bazılarında aynı anda 30 bin kişinin hayvanlarıyla beraber uzun süre yaşayabileceği alt yapı düzeni ve imkanları bulunmaktadır. Ve bu şehirlerin içinde ve üstünde, peri bacalarında ve kayalıklarda yaklaşık 400 kilise yapılmıştır. Zaman içerisinde Hıristiyanlık serbest olunca bu kutsal bölge Hıristiyanlığın şekil aldığı ve içinde önemli din okullarının bulunduğu bir yer haline geliyor. Ermeni din önderi Aziz Gregory Ortodoksluk öğretisini burada geliştiriyor ve şu an Ortodoks inancının güçlü olduğu Gürcistan, Rusya ve çevresi Gregory eliyle bu öğreti ile tanışıyor. Bu kiliseleri, yerleşim alanlarını yavaşça, derin düşüncelere dalarak gezmek ve böyle bilgileri Ürgüp’te yaşayan arkadaşımız rehber Birsen’den öğrenmek insanı hayretler içinde bırakmaktadır. Kapadokya’nın dünyanın şekil almasında ne kadar büyük bir etkisinin olduğunu fark ediyor, yaşadığımız coğrafyanın ağır, zengin, acılı ve sevimli geçmişi tüyleri diken diken etmektedir. İlginç olan diğer bilgiyi kitaptan öğreniyoruz. 7. yüzyılda İslamiyet’in Arapların akınlarıyla buraya kadar ilerlemesi neticesinde İslami inanış Hıristiyanlığı etkilemiş ve bu etki ile kilise duvarlarında insan figürü resmetmek belli bir süre yasaklamıştır. Bu yasak kilisedeki ikonalarda kendini açıkça belli etmektedir. Bu yasak  döneme İkonaklastik dönem adı verilmiştir. Yasak öncesinde yapılan ikonalarda İncil’den sahneler insan yüzü ile beraber resmedilirken yasaktan sonra kilise duvarlarında sadece geometrik şekiller vardır. Boya malzemesi olarak bölgede çıkan kırmızı toprak, çivit ve diğer bitki köklerinden elde edilen boyalar kullanılmıştır. Bir yeri en iyi yöresinde yaşayan ve çevresinde olan bitene karşı duyarlı olan insanlardan öğrenebilirsin fikrinden hareketle Birsen hocamızın evine konuk oluyoruz. Bahçeden kopardığı elmalardan sıkıp bize ikram ettiği suyunu içerken Adile Naşit’ten hikaye dinleyen çocuklar gibi içimiz huzur ve merakla dolu bir şekilde başka başka bilgiler dinledik. Arada Birsen hocamızın kızı- küçük cadı- Eylül’ün lafa girmesi ve sorular sorması ortamı daha sevimli hale getirdi. Sonra Birsen’in eşi eski ve yeni solcu ağabeylerden Metin ile kemerli, babadan kalma tarihi çanak çömlek atölyesinde buluşuyoruz. Burası kırmızı toprağı ile bölgeye hayat veren Kızılırmak kıyısına kurulu Avanos. Eski adı Vanessa. Sahibi Süleyman usta sakin ruh hali ile dingin bir hava veriyor ve soba üstünde, güğümde cızıldayan suyun sesi ile sanatını icra etmektedir. Yanında yerli bir hanımla evlenip buraya yerleşen Roman adında Alman damat sevimli Türkçe’si ile bizi selamlıyor.  Elma çayımızı içerken duvarda çamurun ve boyanın mucizesi ile oluşmuş eserlere ve 40 yıl önce Erol Taş ile çekilen fotoğrafa şaşkınlıkla bakıyoruz. Hep beraber Tafana restorana gidiyoruz. Tafana içinde tandır bulunan mutfak anlamına gelmektedir. Güveçte kuru fasulye, pideler ve kavurma pek lezzetli. Buranın sahibinin ilginç bir özelliği var. Her sene ramazan ayı boyunca restoranı kapatıyor ve dünyada gidilmesi en zor yerlere seyahate çıkıyor. Restoranın duvarlarında Tanzanya’da, Burma’da, Hindistan’da ve daha bir sürü ülkede çekilmiş fotoğrafları görüyoruz. Şimdiye kadar 80’den fazla ülkeye gitmiş ve ülkelerin en ücra, turistsiz yerlerinde kalmış. Yerel insanların evlerinde de konaklamış sokaklarda da yatmış. Kendi elleriyle bize servis yapan ve böyle mülayim görünen birinin bu kadar macerayı yaşadığına inanamıyorsunuz. Az sonra İtalyan bir arkadaşını tanıştırıyor. O da Avanos’da Bir Kedi adında otel işletiyor. Metin ağabeyin  tanıştırdığı her arkadaşının böyle ilginç ve zengin kişiliklere sahip olduklarını fark ediyoruz. Sonra Kızılırmak’ın hemen kıyısına kurulu Ulaş’ın yeri kafeteryasında saleplerimizi içip bölge ile ilgili derin sohbetlere dalıyoruz. Aynı anda Eylül ve Şems arasında satranç kapışması yaşanıyor. Yedi yaşındaki Eylül’ün yenilmeye tahammülü yok. O yüzden yeninceye kadar oyun devam ediyor. Metin Avanoslu. Toplumcu kimliği, nazik ve insanı seven yapısı sayesinde gitmek ve yapmak istediğimiz her yer ile ilgili bize isimler verdi. Şaşırtıcı olmayan şey ise daha sonra bu isimlerin her kapıyı açtığını görmek oldu. Birbirimizin arkadaş ve etkinler ağına dahil olma niyetimizi ifade edip ayrıldık sevimli arkadaşlarımızdan ve Vanessa’dan. Ürgüp’e giden dönemeçli yolda peribacaları zifiri karanlıkta, Hande’nin deyimi ile, “dizilmiş penisler” gibiydi. Milyonlarca yıl içerisinde rüzgar ve suların aşındırması ile ortaya çıkan peribacalarının oluşumu halen devam etmekte ve belli bir süre sonra yok olmaktadırlar. Ancak güzel haber bu süre içerinde aşındırma yeni peri bacalarının yani yeni penislerin oluşmasına da sebep olacak. Hande’ye sevimli bir müjde bu. Yol bitiminde Şems’ten geri dönmesini istiyorum. Peribacalarının yoğun bulunduğu yere tekrar geldiğimizde arabayı yana çekmesini istiyorum. Farları kapatıyor ve peribacalarına bakıp yeni yeni şekiller bulma yarışına giriyoruz. Peri bacalarını kimimiz hindi, kimimiz deve, kimimiz kartallara benzetiyoruz. Bu etkinlik bize şunu gösteriyor ki doğa içinde ve oyun olmadan hayat asla eğlenceli olmuyor. Oyunumuz korku filmleri niteliğinde senaryolar üretmeye başlayınca Hande ile Zülü korkuya kapılıyor ve oradan ayrılıyoruz.
            Ürgüp’e dönüyoruz. Kayseri yolu üzerinde 1800 rakımda bulunan Ürgüp eski adıyla Osiana Kapadokya bölgesinin en popüler yerlerinden. Halen içinde yaşanılan mağara evler ve peri bacaları çok ilgi çekici. Yaklaşık 12 sene önce gittiğimden farklı olarak şehir yapılaşması belli bir düzene girmiş görünüyor. Her türlü binanın yörenin sarı kesme taşlarından yapılması zorunluluğu ilçeye sevimli ve doğaya uyumlu bir hava vermiş. Zaten Kapadokya bölgesi turizm alanında belli bir standart yakalamış, düzenli, temiz ve gezginlere kolaylıklar sunması açısından ileri bir noktaya ulaşmış durumda. Çok sevindirici. Kitaptan Ürgüplü kütüphaneci Mustafa Alagöz’ün hikayesini öğreniyoruz. Mustafa 1969’da eşek sırtında kitaplar taşıyarak köyden köye dolaşmış ve yöre halkına kitap okuma alışkanlığını aşılamaya çalışmıştır. Bu ilginç girişiminden dolayı zamanın ABD başkanı J. F. Kennedy tarafından ödüllendirilmiş ve 1969’da Amsterdam’da yılın kütüphanecisi seçilmiştir.  
            Ertesi gün sabah tembel tembel kahvaltı yaptıktan ve bayram fotoları çektikten sonra Uçhisar’a doğru yola çıkıyoruz. Zülü’nün elinde Birsen’den alınma kutsal gezi listesi, bunun dışına çıkmak isteyenleri azarlıyor. “Burada duralım, şunu görelim” diyen Hande’ye “ama listede bu yok, olmaz” diyerek tersliyor. Hiç durmuyoruz. Arabada giderken gezegeni ortadan geçen karayolunun sağında ve solunda dünyaya ait olmayan yeryüzü şekilleri, sarı kayalar, vadiler, bağlar, peri bacaları ve güz renkleri ile gerçek olmayan bir coğrafyada sanal bir tur yapıyor hissine kapılıyorum. Sabahleyin tartışma olmazsa olmaz sözünü haklı çıkarmak adına Zülü Şems ile beraber peribacaları arasında kamp kurma fikrime şiddetle karşı çıkıyorlar. Bu harikalar diyarını peribacaları arasında ve çadırda yada sadece uyku tulumunda gece sırt üstü yatıp ellerimi başıma altına koyarak ve yıldızları izleyerek yaşamak istediğimi anlatmaya çalışıyorum. Hızlı çevreciler “doğaya zarar verirsin”. “Bunu yapmamalısın”, diyerek fikrimden vazgeçirmeye çalışıyorlar. Hande ilk defa lehimde görüş bildiriyor. Tartışma daha fazla uzayabilirdi ancak aniden Uçhisar kalesini önümüzde buluyoruz. Bizi yukarı davet ediyor. Burası tepelerin oyulması ile yapılmış bir kale. Kalenin dibinde güz mahsulü, vadilerde yetişen meyvelerin kurularını fark ediyoruz. Parlak renkli, bol şekerli ve taptaze. Köylüler sürekli “tatmadan almayın, tadın” diye tezgahlarına davet ediyorlar.  Şems bu daveti abartıp bu meyvelere açık büfe muamelesi yapıyor. Karnı doyuyor herhalde. Poşet poşet cevizler, kuru üzümler, elma kuruları satın alıp kaleye fırlıyoruz. Kaleden gezegenin uzak köşelerinin ve ortamla bütünleşmiş taşlardan yapılma Uçhisar yerleşim alanının en güzel geniş açı fotoğraflarını çekiyorum. Uçhisar kalesi ve etrafını sarmış evlerini gece ışıkları ile aydınlanmış bir şekilde uzaktan seyretmek peri masallarında prensesin yaşadığı kaleyi ve gece çekilmiş Mardin fotoğrafını anımsattı.
            Kapadokya bölgesini gezmek hem çok kolay hem de pek zevkli. Kolay çünkü ilgi çekici bütün yerler birbirlerine çok yakın mesafede. Ve gidilecek yerler arasında geçilen mesafede, yol üstünde şaşırtıcı bir çok yer şekli, peri bacası yada doğal bitki örtüsüne rastlıyorsunuz. Gözler ve beyin sürekli aktif durumda. Bir günde bu kadar farklı şeyle karşılaşmaya alışkın olmadığınız için yorulma ihtimaliniz fazla. Uçhisar’ın hemen dibindeki Güvercin Vadisine iniyoruz. Artık bölgeyi yukarıdan değil aşağıdan görmenin vakti gelmişti. Aşağıda ilk göze çarpan ilginç yeryüzü şekillerinin arasında yetişen elma, armut ve diğer meyvelerin bu şekillerle oluşturduğu bütünlük. Elmalar ve armutlar yerlere dökülmüş. Üzümler soğuktan yaralı ama hala tatlı. Atıştırıp yürürken başımızın üstünde uçan güvercinlere bakıyor ve vadinin içlerinde keyifle çığlık atmalarına tanık oluyoruz.
Bir sonraki durak Zelve. Yüksek ve geniş peribacaları, bağları, manastırları, kilise ve camileriyle farklılıklara rağmen birlikte yaşamın sembolü Zelve’de başıboş tembelce dolanma zevkini yaşamak tavsiye edilir. Bu arada Zelve ve Kapadokya’nın pek çok yerini bisikletle yada balonla gezen insanlara rastlamak çok ilginç. Gelecek sefere ben de bisiklet kiralayıp şu vadilerde ve peri bacalarının arasında gezeceğim sözünü kendime verip rahatlıyorum. Gelecek sefer diyorum çünkü Kapadokya birkaç senede bir ve her seferinde farklı mevsimlerde tekrar tekrar gezilmesi gereken güzelliği bitmeyecek bir gezegen.   

Şimdi Göreme’yi dinlemeye hazır mısınız? Göreme (Korama) açık havada bir müze. Bildiğimiz Aziz Paul buraya gelmiş ve misyonerlerin eğitimi için en güzel yerin burası olduğuna karar vermiş. 6. ve 7. Yüzyılda Hıristiyanlığın en önemli merkezi burası imiş. Kayalara oyulmuş sayısız kilisesi o dönemde kilise başına düşen insan sayısı hakkında bize  ip ucu vermektedir. İsteklerini en hızlı şekilde ifade etmekle ünlü Hande artık kilise ve peri bacası görmek istemediğini belirtiyor. Biz de öyle hissetmiş olacağız ki teklifi derhal kabul ettik ve Ürgüp yoluna çıktık. Ancak Ürgüp’e gelmeyi beklerken karanlığın da etkisiyle yolu şaşırıp Ortahisar’a geliyoruz. Keşke bütün şaşırmalar bu kadar güzel olsa. Burası Uçhisar gibi ortasında kalenin olduğu şirin bir kasaba. Kaleye çıkılamıyor çünkü erozyon tehlikesi var. Bizde kasaba sokaklarında dolana dolana küçük bir kahvehaneye giriyoruz. İçerde amcalar zamanda donup kalmış gibi donuk gözlerle sobanın etrafında çaylarını yudumluyor ve başlarıyla bizi selamlıyorlar. Biz de çay alıyoruz ve tipik muhabbete girme laflarını sıralıyorum. “Bu sene üzümler nasıldı?” Bu cümle bol muhabbet için yeterli idi. Ali amca 52 yıl sigara içmiş ve kalp krizi geçirince sigarayı bırakmak zorunda kalmış. Önce buna çok üzülmüş ama şimdi kendimi iyi hissediyorum diyor. Bayram çocukları giriyor kahveye. Kahveci oralet ikram ediyor. Çocuklar masa etrafına üşüşüyor. Bu sahne kaçmaz diyorum ve kahve içini anlatan bu sahneyi çekiyorum. Siyah beyaz. Çıkışta kahveci bayram kolonyası ve çikolatası uzatıyor. Kahvedekiler takılıyor. “Bu misafirler gelmese bize ikram etmeyecektin değil mi?” diyorlar. Kahveci utanıyor ve kızarıyor. Kahveden çıkışta Metin ağabeyin bize tavsiye ettiği Mustafapaşa (Sinasos) kasabasındaki Eleni kafeye gitmek üzere yola çıkıyoruz. Yüksek bir noktada rastladığımız bir gençten burası ile ilgili küçük bilgiler aldık. Burası 1925’lere kadar Rumların yaşadığı zengin bir bölge. Sokaklarda Rum mimarisi kendini her şekilde belli ediyor. Mübadele ile buradan ayrılan Rumlar burayı unutmuyor ve her sene burada buluşmalar düzenlemek için geliyorlar. Kasaba merkezine yakın bir noktada tipik bir Rum Evi eski haliyle otel görevi yapmakta. Eleni kafeyi buluyoruz. Bahçesinde odun ateşi yakmış ısınmaya çalışan insanları görüyoruz. Odun kokusu soğuğun kokusunu bir nebze azaltmış. Kemerli kafenin içine giriyoruz. Kimimiz yörenin peynirli pidesini yerken Şems etsiz hamurdan ve soğandan yapılma muhacir mantısı yiyor. Biz de tadına bakıyoruz tabi ki. Leziz. Biraları içince yeni şoförümüz Zülü bizi Ürgüp merkeze Metin’in garanti tavsiyesi Joy bara getiriyor. Burası batıdaki birçok bardan daha güzel döşenmiş, rahat bir yer. Ancak dikkat. İçki pahalı ve içerde sigara içiliyor.
Ertesi gün Ihlara vadisini görüp vadi içersinde yürüyüş yapmayı planlıyoruz. Ama Zülü Mustafa paşa’yı gündüz gözü ile görmenin hoş olacağını söyleyince hepimiz bu fikir ile  heyecanlanıyoruz. Mustafa paşa’da yarım saat geçirmek 85 yıl öncesini yaşamak gibi bir şey idi. Rum evinin yanındaki ilginç resimlerle bezeli ve kapısının üstünde “bu eve sadece güzel düşünceler taşıyorsan gir aksi halde girme” yazısının olduğu evi seyrediyorum. Bu yazıyı  buraya yazdıran ev sahibi ve yazan usta giriyor hayalime. Yüzlerini ve kıyafetlerini seçmeye çalışıyorum. Ve bu insanların bu evi terk etmek zorunda kaldıklarında hissettikleri acıları tahmin etmeye çalışıyorum. Sevdiğimiz bir oteli bile terk etmekte zorlanıyorken yüzlerce yıllık aile hikayesi olan evimizden nasıl çıkılabilir? Çok garip değil mi? İki lider masa başında milyonlarca insanın evini ve yurdunu terk etmesi için karar alıyor. “Kutsal amaçlar için.” Garip olan bu acının halen mübadil çocuklarında ve torunlarında taze olması. Kasabadan çıkarken ilginç ve acı bir olayla karşılaşıyoruz. Yüzü çuval ile kapatılmış, dört beş kişi tarafından itekleye itekleye zorla yürütülmeye çalışılan boğa kurban edilmek üzere evden çıkarılıyor. Boğa önünü göremediğinden yürümekte zorlanıyor. Bu sahne et yeme isteğimizi köreltiyor ve hayvan öldürmelerinden kendi payımıza düşen utancı hissediyoruz. O anda Şems “bundan sonra hayatım boyunca et yemeyeceğim” deyip vejetaryen oluveriyor. Önce şaka sanıyoruz ama “Şems bu yapar” deyip inanıyoruz. Bundan sonra Şems’in yeni hayatının neye benzeyeceğini tahmin etmeye çalışıyoruz. Ihlara’ya giden yol üstünde coğrafya yine hayranlık verici sürprizlerle dolu. Bu dönem köylerde kabak çekirdeklerini kabaklardan ayırma ve kurutma dönemi. Bu sebeple yol kenarlarında kabaklar birikmiş bazı yerlerde ise insanlar yerlere serilmiş kabakları karıştırmaya yani onları havalandırıp kurutmaya çalışıyorlar. Fotoğraf çekmeye düşkün olanlar için iyi malzeme. Çiğ çekirdeğin tadına da bakmalı.
Ihlara kasabasına varıyoruz. Meydanda bizi 81 yaşındaki Mukaddes nene karşılıyor. Evine gitmek istiyor ama yokuşu tırmanamadığından onu yukarı çıkarmamızı istiyor. Hemen bindiriyoruz. Bayramı korku ile geçirdiğini söylüyor. Ona kulak veriyoruz merakla. “Oğlum doğuda asker ve her an kötü bir haber gelecekmiş gibi korkuyorum” diyor ve ekliyor, “ama sürekli dua ediyorum”. Şu an Mukaddes teyze gibi binlerce annenin korkular içerisinde olduğunu ve daha kötüsü bazı anaların bu korkularının gerçeğe dönüştüğünü düşünüp kızıyorum. Bu işte payı olan herkese. 
Ihlara vadisi düz olan bir ovanın bir kısmının çökmesi ile oluşmuş ve ortasından azgın bir at gibi hızla akan bir nehir geçmiş. Çöktüğü yerdeki kayalar taş ustasının elinden çıkmış gibi itinayla kesilmiş heybetli uçurumlar oluşturmuşlar. Etrafı güzel düzenlenmiş merdivenlerden aşağıya inerken vadinin ihtişamı daha etkili görünüyor ve bunu yapan doğaya hayranlık beslemeye başlıyorsunuz. Yürüyüşle beraber hayaller de başlıyor. Yine bir çadır kampı ve geceyi vadinin koynunda geçirme isteğini şiddetle hissediyorum. Böyle yerlere gelme isteği ile gitmeme isteğinin şiddeti aynı. Ama şimdi gitme zamanı. ‘Medeni hayat’ acele etmemizi istiyor. Çünkü Konya’da Mevlana’yı ancak saat beşe kadar görebileceğimiz söylendi. Mevlana bunu duysa ne düşünürdü acaba. Hızlanıyoruz. Ve zamanında yetişiyoruz. Zülü ve Hande’nin Mevlana’dan istekleri vardı. Onları ilettiler. Konya’ya gelmişken etli pide yemek için-bayramdan dolayı- zar zor bir lokanta buluyoruz. Şems meraklı bakışlarımız altında ilk sınavını başarıyla veriyor ve etli değil peynirli pide yiyor. 
            Her tatil erken biter. Ve hep eksik yerler kalır, !neyse bir dahaki sefere' deriz. Bir dahaki sefer ilerisi için umut yatırımıdır. Kendimizi avutmadır. Bilerek de avuttuk kendimizi. Olsun. Dersler çıkardık kendimizce. Bundan sonra daha az yer gezilecek ama her gezilecek yerde daha fazla vakit geçirilecek. Daha derine inmek için. Bakmaktan çok görmek ve yaşamak için. Bir seyyah gibi mesela. Şimdi dönmek zamanı. Her dönüş işe başlamak, hayata kaldığın yerden devam etmek demek. Bu durum hafifçe burur mideyi. Ama geri dönmek aynı zamanda gezinin verdiği mutluluk ile ertelenen projeleri, işleri, hayalleri gerçekleştirmek için kendinde coşkun bir enerji bulmak demek. Yine de dikkat bu enerji kısa sürelidir ve tükenmeden harekete geçmek gerekecektir. Keşke gündelik hayatımızın her anında tatilde hissettiğimiz gibi hissedebilsek. Kim bilir ne güzellikler yaratırdık; kendimizi ve dünyayı sevindirecek. Dönüş yolu daha karanlık. Vücutlar yorgun düşmüş, Hande ve Şems'te üşütme belirtileri baş gösteriyor. Ancak şiddetli bir tartışma bu ağır havayı dağıtabilir ve özümüze döndürebilirdi. Az sonra düşündüğüm gerçekleşiyor. Konya çıkışında başlayıp İzmir girişinde biten çetin konulara giriyoruz. Göçmen ve farklı etnik kökenden gelen insanlara hakim kültürlere sahip insanların davranışlarını analiz ettik. Genelde o davranışları beğenmedik. Şems'in bazı Türkçe kelimeleri farklı telafuz etmesine güldük. Termoz gibi. O da bize kızdı. Biz yine güldük. Sonra da fırsat olsa nerede yaşamak isterdiniz sorusuna yanıtlar verdik. Farklı yerlerden gelen ve farklı hikayelere sahip bizler acaba vatanım yada memleketim dediğimiz yerleri mi tercih ederdik? Verdiğimiz cevaplar dünyalı kimliğimizi ortaya çıkardı ve yeni tartışmaları tetikledi. Günlük hayatımızın aktığı zamanlarda birbirimizle bu kadar uzun sohbet etmediğimizden tam olarak tanış olmadığımızı fark ediyoruz. Şimdi dört teker üstüne oturmuş, karanlıkta giderken sonsuz sohbetler için sonsuz zamanımız vardı. Hande için derin felsefelere girme fırsatıydı bu. Konuşmayı sevince çok fırsatı sonuna kadar kullanılıyor tabi ve sevimli yeni şeyler keşfediyorum sözlerinde. Dönüş yolu birbirimizi tekrar tekrar tanımak için ayrılmış özel bir zaman gibi idi. Ve artık şunu rahatlıkla söyleyebilirim. Sevdiklerinizle yola çıkmanız lazım. Daha çok sevmek yada onlardan ayrılmak için. Biz daha çok sevdik.
10 kasım 2011, izmir