18 Kasım 2013 Pazartesi

Elbruz Dağının Gölgesinde Bir Kent: Tahran


Karmaşık, göreceli olarak daha özgür, güvenli ve hızlı bir kente varıyorum sabahın dördünde. Dikkatimi çeken ilk şey bu kocaman kentte sabaha karşı olmasına rağmen kadınların sokaklarda yürüyor ve işe gidiyor olmaları idi. Etraftaki telaşlı koşuşturmaca, taksiciler, yüzlerce otobüs ve satıcılarla kendimi İstanbul’da ancak İstanbul’dan daha güvende hissettim. İnsanlarla iletişimin kolay olduğunu yaşayarak öğrendim hemencecik. Farsilerle ömür boyu sürecek sevimli bir ilişki kuracağım hissi de gelip yerleşti içime. Uykulu, aç ve henüz nereye gideceğimi bilmediğim halde gözlerim meraktan parlıyor ve sürekli etrafta gezinerek kendilerine ilginç şeyler buluyorlardı.
İran’da ulaşım çok ucuz olduğundan beni içtenlikle misafir eden Muhammed’in mahallesine taksi ile
geliyorum. Eve gitmeden önce geleneksel bir fırına giriyoruz. Tahran’ın ve genel olarak İran’ın ekmekleri çok çeşitli, kendine özgü ve leziz. Özellikle siyah çakıl taşlarını ısıtarak üstüne pişirilen ve şekli ramazan pidesine benzeyen ekmeğin hem yapılışı çok ilginç hem de tadı çok hoş. Aynı anda beyazlar içindeki nazik fırıncılarla Türkçe ve Arapçadaki ortak kelimeleri kullanmaya çalışarak yaptığımız muhabbet de sabahın bu fecr saatinde enerjimi oldukça yükseltmişti. Seslerimiz boş sokakların derinliklerine kadar yayılıyordu. Renkli bir kültüre geldiğimin daha çok farkındaydım şimdi.
Kentte kaldığım birkaç gün içinde biriktirdiğim ve böylece bu ülkeye dair var olan bilgi eksikliklerini, önyargıları kısmen de olsa gidecek deneyimleri paylaşmanın hazzını yaşıyorum şu anda. Şiirin, bilimin, sanatın, mimarinin ve felsefenin tarih boyunca çok önemsendiği ve mevcut sisteme rağmen halen yoğun bir şekilde icra edildiği bir coğrafyada var olmanın verdiği yaşam aşkını ve heyecanını anlatamam. Şiir
demişken İran topraklarında tarih boyunca şair ve şiir fışkırmış desem abartılı olmaz. Caddelerde ve meydanlarda rastladığım şair heykelleri bunu ispatlıyor. Büyük şair ve filozof olan Hafız’ın kitapları hemen hemen her Farsi ailenin evinde bulunmaktadır. Hem de Kuran’ın hemen yanı başında kendine yer bulabilmiş. Saadi, Ferdosi ve Hayyam gibi şairler ise İranlıların en büyük gururlarıdır. Rumi ve Şems’den bahsetmeye hiç gerek yok. Onlar Farsilerin Shakespeare’leridir zaten.
İran’da aydınların, yazarların, siyasetçilerin ve kadın hareketinin de içinde yer aldığı silahlı mücadele sayesinde parlamenter sistem 1907lerde kurulmuş. Ardından Türkiye ile paralel gelişen modernleşme hareketleri başlamış. Bu mirasla yetişen Farsiler şu anda bunu kısmen kaybetmiş olmanın acısını yaşıyorlar. Geçmişleri ve kültürleri ile gurur duyan halk dünyaya gerici olmadıklarını, demokrasiyi kendilerinin de bildiklerini anlatmaya ve göstermeye çalışıyorlar. Ancak tüm çabalar nafile. Dünya medyasında sürekli dolaşan olumsuz İran imgeleri din ve milliyet sınırlarını aşan zengin
Pers kültürünün gerçek niteliğinin üstünü kalın bir örtü ile örtmektedir.   1979 yılında başlayan İslami Cumhuriyet rejimi halkı kimliğinden uzaklaştıramamış aksine geçmişine daha fazla tutunmasına sebep olmuştur. Bu sebeple yeni rejim ile halk arasındaki gerilim ve çelişki her geçen gün artmaktadır. Bugünkü sisteme tepkinin ve geçişe tutunmanın en büyük belirtisi Pers ülkesinin binlerce yıl öncesinden beri kullandığı ve İslam devrimine kadar İran bayrağında dalgalanan amblem olan Faravahar’ı bugün de hayatın her alanında kullanılıyor olmasıdır. Perslerin en eski dini olan Zoroastrianism’in (Mazdaism) en eski sembolüdür. Tarihte dini filozof olarak büyük bir etki alanı yaratan Zoroaster İran tanrılarını ikiye ayırdı. Sürekli çatışma halde olan Ahura
Mazda (Aydınlatıcı Ruh) ve Angra Mainyu (Yıkıcı Ruh). Sisteme tepkinin diğer bir işareti ise özellikle geçlerin İnterneti kullanarak dünya ile kurdukları sıkı ilişkilerdir. Dolayısıyla dünyada gelişen her yenilikten hemen haberdar oluyor ve yaşam tarzları ona göre şekil alıyor. Sinema, müzik, teknoloji, siyaset, demokrasi talepleri, giyim ve alışkanlıklar yakından takip ediliyor. Gençlerin kafası dışarda vücutları İran’da yer alıyor. Halkın derinliklerinden geldiğini hissettiğim özgürlük talepleri rejimin demokratikleşmesine yol açacak gibi görünüyor. Hem de kısa süre içerisinde.
İran’da yabancı seyyahlar çok seviliyor ve onlara ülkenin kötü imajını kıracak insanlar olarak bakılıyor. Tabiri caizse onlara misyonerlik görevi veriliyor sanki. Zira gerçek İran’ı ancak burada görüp yaşayanların anlayabileceğini düşünüyorlar. Elbette ülkelerini ziyaret
eden bu misafirlere olan ilginin tek sebebi bu değil. İhtiyacı olan insana yardım etme isteği, misafirin en saygın mevkide tutulması ve dünyaya açılma arzusunun da bunda büyük payı bulunuyor. İran keşfim boyunca işinden izin alan ve benle şehirden şehire gezen Muhammed’in insan merakı ne demek istediğimi daha iyi anlatacak. Otobüsle İsfahan’a giderken şöyle demişti bana; “Benim içim önemli olan gezdiğim mekanlar ya da tarihi eserler değil o ülkede tanıdığım insanlar ve okuduğum kitaplardır.” İran şiiri ve felsefesinin etkisini görebiliyorsunuz değil mi?
Tahran’da ve genel olarak İran’da gördüğüm ve
Türkiye’de olmasını arzu ettiğim bir şeyi fark ettim gider gitmez. Halk farklı yaşam tarzlarına (muhafazakar-sol) ve politik görüşlere sahip kesimlerden oluşmasına rağmen toplum içinde gerilim çok az. Birbirini boğmaya çalışan, birbirinden nefret eden ve kutuplaşmış bir toplum yapısı gözlemlemedim. Çalışırken, oradan oraya koştururken ya da kaos halindeki trafikte araba sürerken bile sükûnetlerini korumaları ve gülümsemeleri beni epeyce şaşırttı. Gayri Müslüm Ermeniler, Süryaniler, Museviler ve Zerdüşlerle de birbirlerine müdahale etmeme ve birbirlerini oldukları gibi kabul etmeye dayalı  ilişki geliştirmişler.
Farsi Kadınlar
Farsi kadınların bu kadar rahat ve özgüvene sahip olabileceklerini tahmin etmiyordum. Gezdiğim şehirler olan
Urumiye, Tahran, İsfahan, Amol ve Tebriz’deki kadınlardan bahsediyorum elbette. Kapalı gibiler ama değiller. Yasak savmak amacı ile saçı arkadan azıcık kapatacak kadar eşarp ya da şal örtüyorlar. Makyaj bol. Kocaman sürmeli gözler eşeklerin gözleri ile yarışacak kadar güzeller. Size baktıklarında korkup gözlerinizi kaçırabilirsiniz ancak yeniden bakmaktan da kendinizi alamazsınız. Altta kot pantolon ve kalçayı kapatacak kadar uzun bir kıyafet giyiliyor. Burun için estetik ameliyat fazlası ile yaygın. Bu durum onlar için saklanacak veya utanacak bir şey de değil. Elbette başı tamamen kapalı ve siyah çarşaflı olan kadınlar da az değil. Ancak kıyafete bakılmaksızın şunu rahatlıkla söyleyebilirim. Kadınlar hayatın her alanında özellikle eğitimde, iş yaşamında ve siyasette katılım oranları oldukça yüksek. (Yeni hükümet Dışişleri bakanlığı sözcülüğüne bir kadını getirdi). İngilizce bilme oranı beklediğimden yüksek. Daha özgür olmak istedikleri aşikar ancak
şu anda da kendilerini yaşamak konusunda koşulları zorlayarak belli bir noktaya da varmışlar. Arkadaşım ve rehberim Muhammed’e soruyorum; “Kıyafet serbest olsa kadınların yüzde kaçı açılırdı?” “En az %80i” diyor. Sokakta yürürken örtüyü zorla takanla isteyip de takanları hemen ayırt ediyorsunuz. İstemeden takanlar çoğunlukta görünüyor. (Bu yazı yazılırken İran Hükümeti bundan sonra kadınların kıyafetlerinin kontrol edilmeyeceğini ilan etti.) Açıkçası özgürlüğü sadece örtü takmak üzerinden tanımlamak beni hep rahatsız etmiştir. Bence kadının toplum yaşamına katılım oranı ve bireyselliğini yaşama seviyesi onun özgürlüğü yaşama miktarını gösterir. Bu yüzden Farsi kadınlarının ne kadar özgür olduklarını anlayabilmek içi
n sadece sokaktaki gözlemlerimiz yetmez. İran’da daha fazla kalmaya, daha fazla şehir ve köy görmeye, daha fazla gözleme ve bilgi biriktirmeye ihtiyaç vardır.
Golestan Sarayı (1524-1576):
Her karesinde kesme aynalar ile sürekli parıldayan, ışıldayan ve masalımsı bir görüntü veren Golestan kraliyet sarayındayız. Tahran’ın en işlek merkezlerin birinde, televizyon binasına ve pazara yakın olan bu şaheser Safeviler döneminde inşa edilmiş. UNESCO dünya mirası listesinde yer alan bu sarayı hakkını vererek gezmek herhalde yarım gününüzü alır. Aynalara eşlik eden devasa avizeler, duvar işlemeleri resimler, han ve kralların mumya heykelleri, mücevher süslemeli tahtlar, halılar, kıyafetler, ilk matbaa örnekleri ve kitap baskıları burayı çok çekici hale getirmektedir. Farklı ülke krallarının zamanında bu saraya hediye ettikleri porselenler, tablolar ve diğer hediyeler İran’ın o dönemde dünya ile kurduğu ilişki hakkında güzel ipuçları vermektedir. Bir ara Jules Verne’nin denizaltı prototipine rastlıyor ve şaşkınlığım daha
da artıyor. Sarayın müze bölümünde İran’ın kültür hayatı ile ilgili bilgileri öğreniyoruz. Ülkede yaşayan farklı milletlerin ve dinlerin (Azeri, Zerdüşt, Kürt, Yahudi, Ermeni, Beluc ve diğerleri) giyim tarzları, müzik aletleri ve dilleri ayrımsız bir şekilde sergileniyor. Ve İran haritası üzerinde yaşam bölgeleri gösteriliyor. Sanki İran’ın şu anında değil de geçmişte yaşıyormuş gibi hissediyorsunuz. Hemen sonrasında saray dışına çıkınca sokakta gördüklerinizin şekli ve anlamı değişiyor. Kültürün satır aralarını okuma konusunda yetenek kazanıyorsunuz. Çıplak gerçekle yüz yüze geliyorsunuz o anda. Bilmeden gezilemiyor. Bilmek de anlamayı ve hissetmeyi de sağlıyor çoğu zaman.   
Mücevher Müzesi
İnsanoğlunun süse, mücevhere ve ihtişama verdiği önemin en büyük göstergesi herhalde Tahran’daki Ulusal Mücevher Müzesidir. Ferdosi Bulvarı yakınında İran merkez bankası içinde ve Türkiye’nin Tahran Büyükelçiliği karşısında yer alan geniş güvenlikli salonda inci işlemeli tahtlar, taçlar, halılar, kılıçlar, hançerler, gerdanlıklar, küpeler, yüzükler ve değerli taşlarla süslenmiş eserler sergileniyor. En çok dikkati çeken mücevher ise dünyanın en büyük pembe elması olan Derya-i Nur (Denizin Nuru) dur. Bu sıra dışı elmas 1739’da Hindistan’ı işgal eden Pers Nader Han tarafından İran’a getirilirmiştir. Mücevherlerden heyecan duyan insanların çok uzun vakit geçirebilecekleri bu müzede İran tarihinin şatafatlı kısmını da yaşamış oluyorsunuz. Ancak ben böyle bir şatafata, pırıltılara ve turist izdihamına uzun süre dayanamayıp salondan erken ayrılıyorum. Sokağa çıkar çıkmaz süslenmeyi seven genç kadınları görünce hafifçe gülümsüyorum. Gelenek devam ediyor.
Milad Kulesi (Burc-e Milad):
Tahran Üniversitesi Tıp fakültesine komşu bir noktada 435 metre yüksekliğindeki Milad Kulesi devasa
şehir olan Tahran’ı izlemek üzere gökyüzüne dikilmiş baş döndürücü bir eser. 360 derecelik kapalı balkonu olan kuleden kentin minicik ışıklarını, yollarını, arabalarını ve muazzam büyüklüğünü aynı anda seyrediyorsunuz. Yanı başınızda ise dünyanın birçok başkentinde bulunan kulelerin maketleri sergileniyor. Teknolojinin, mimarinin ve insan hırsının uç noktasına eriştiği bu eserin içinde geleneksel İran ürünlerinin satışı ve sanat eserlerinin stantları (resim, ahşap, minyatür, halı, bakır, gümüş) bulunmaktadır. Burada çalışan alçak gönüllü ve genelde Türkiye deneyimi olan sanatçılarla sohbet çok öğretici ve eğlenceli oluyor. Standın birinde eski Fars alfabesi ile bileklikler yazan sanatçı benim için de BARIŞ kelimesini yazıyor. Muhabbetin ve seyrin keyfine doyamadan
dünyanın en hızlı 2. Asansör ile aşağı iniyorum. Gelecekten geçmişe dönmüş gibi oluyorum. Aşağıda beni bekleyen ve hemencecik özlediğim şehir kaosuna dönüyorum. Özlemek için o kadar çok sebep var ki.  Kentin kaosu içinde saklı olan kültürle ilgili binlerce elemanı aynı anda fark etme, gözlemleme ve onunla ilişkiler kurma şansını veriyor bana.




İmam Al Reza Camisi:
Gecenin karanlığında eski pazarın kalabalığı, kokusu ve telaşesine komşu olan Ortadoğu Masallarında sürekli
parıldayan sarayları çağrıştıran İmam Ali Reza Camisine giriyoruz. Duvarlarda ve tavanlarda gözlerimizi kamaştıran avizelerin, kırık camların ve mavi çinilerin sersemleten etkisi insana hem hayranlık hem de teslimiyet duygusu veriyor. 12 İmamdan biri olan İmam Ali Reza’nı cami içindeki türbesini, bir yanda demir kafeslere tutunup ağlayan diğer yanda göğüslerini acı ile döven ve Kerbala zulmünü içinde hisseden inananları görünce sakince yere oturuyor ve sırtımı duvara veriyorum. Nefesi tutuyorum. Zira özel bir anın içinde olduğumun farkındaydım. İnsanlara rahatsızlık vermeden ve anın büyüsünü bozmadan fotoğraflar ve videolar çekiyorum usulca. Cami içinde koşuşturan, gülüp oynayan ve ya babalarının kucaklarında oturan çocukların meraklı bakışları ile sahne çok ilginç hale geliyor. Huşu içinde ama acı çektikleri yüzlerinden okunan inananlara uzun süre bakınca acı size de bulaşıyor.
Yüzümdeki şaşkın ifadeyi fark eden arkadaşım Muhammed an ile ilgili dini ve sosyolojik bilgiler anlatıyor fısıltı ile: “Tarih içinde İran’a hangi medeniyet, millet ya da din geldiyse Pers kültürünün etkisinde kalıp şekil değiştirdi. Müslümanlık için de aynı şey oldu. Şiilik bu topraklara özgü bir Müslümanlık olarak ortaya çıktı. Perslerdeki derin Şiilik inancı beraberinde mağduriyet duygusu vermiş. İnanışa göre Hz. Muhammed kendinden
sonra Hz. Ali’yi halife olarak seçiyor. Hz. Ali, Hasan, Hüseyin ve 12 İmam haksızlığa uğruyor ve öldürülüyorlar. Bunun sorumlusu olarak sonradan Sünni inancının önderleri olacak olan Ebu Bekir, Ömer, Osman’ın Hz. Ali’nin hakkını gasp ettiklerini düşünüyorlar. Şiiler bu yüzden çocuklarını bu isimlerden hiçbirini vermiyorlar. Demem o ki Şiiler bu sebeplerden dolayı Sünni inancı ile uzlaşması zor bir çekişme yaşıyorlar. Aslında gördüğüm kadarı ile Şiiler, Sünnilerin kendi acılarını görmelerini ve tarihte kendilerine yapılan bu haksızlığı yapanları lanetlenmelerini talep ediyorlar.” Aklıma memleketimiz ve benzer durumlar geliyor. Hikayeler her yerde birbirine ne kadar da çok benziyor.  
İran her ne kadar İslami bir ülke olsa da dini bayramlar olan Ramazan ve Kurban Türkiye’deki kadar uzun ve şatafatlı bir şekilde kutlanmıyor. Halk bu bayramlarda sadece bir gün tatil yapıyor. İslam öncesinden günümüze kalan Newroz’da ise iki haftalık tatil var. Muharrem ayı ise Şiilerin en kutsal anmalarının ve ritüellerinin yapıldığı aydır. Konuştuğum insanlar ısrarla İran’a bu ayda gelmem gerektiğini söylediler.
Dağ Çatlaklarında Yeşil Bahçeler: Derbent
Tahran dağlarının eteklerindeki kayalıkların arasında ve dereye nazır kurulmuş olan birçok restoran, piknik
yeri, nargile evini içinde zevkle barındıran bir sayfiye bölgesine geliyoruz. Çık çık bitmeyen taş dar patikaları
takip ederek dağlara kadar ulaşırken akşamın karanlığında mekânların parıldayan ışıkları ile gözleriniz kamaşıyor. Az akan ancak çok serinlik veren derenin dibinden yürürken onun bu sihirli gücüne şaşırıyorsunuz. Tahranlılar yaz sıcaklarını atlatmak için dağlardan yardım alıyor ve bu serin kayalıklara geliyorlar. Buraya gelenlerin eğlenme isteği gülen yüzlerinden ve esprili hallerinden anlaşılıyor. Onlarla iletişime girmek hayatın doğal akışı içinde kolaylıkla gerçekleşiyor. Türkiyeli olunca bu iş daha da kolaylaşıyor. Nedeni ise gayet basit; Türkiye ilgisi. Bu arada Türkiyeli olmanın avantajlarını yurt dışında ilk defa yaşıyorum.
Tahran’da Başka Neler Var?
Lale parkının kıyısında modern mimarisi ile Tahran’daki Çağdaş Sanatlar Galerisine girer girmez Farsi
sanatçıların resim ve heykel alanında ileri bir noktada olduklarını hemen fark ediyorsunuz. Sorgulayan tabloların karşına geçince varoluşsal konulara, farklı felsefelere, dini inançlara ve doğaya dair birçok
noktaya dokunuyor beyniniz. Tahran’da ve İran’da keşfedilmesi gereken o kadar çok müze ve sanat galerisi var ki… Bu kültürle ilgili ne kadar çok az şey bildiğimizi tekrar fark ediyor ve devletlerin bu konudaki rollerini sorguluyorum. Komşular neden bilinmez?



Galeri çıkışında ayaklarınız sizi kendiliğinden Lale Parkına götürüyor. O kadar sanattan sonra yeşil arıyor insanın gözü. Bu parkın ilginç bir özelliği
var. Anneler her cumartesi burada toplanıp siyasi tutuklu çocuklarının salıverilmesini ve infazların durdurulmasını talep ediyorlar. Türkiye geliyor aklıma yine. Parkın çimlerinde ve banklarında oturan her yaştan insanı arkada bırakıp sokaklarda dolanmaya çıkıyorum. Heyecan verici bir etkinliktir bu. Sokaklarda sürprizler avlamak için avare avare dolanmak. Bu sırada çekici mimari tarzları ile tarihi binalara, İstanbul meydanına ve trafiği ele geçirmiş olan motosikletlere rastlıyorum. Ha bu arada Zerdüştlerin kendilerine ait liselerini de görüyor ve araştırmam gereken ilginç bir konu daha bulmuş oluyorum.  



Tahran’ı geride bırakmanın zamanı gelmişti. Ne zaman bir şehirden ayrılma anı gelse her tarafımda eksiklikler hissederim. O şehirde yeterince dolaşmadığımı, arkamda keşfedilmemiş çok şey bıraktığımı ve bu kente bir daha gelmek için uzun zaman beklemek zorunda olacağı bildiğim için içim burulur. Hüzünlenirim. Ancak sonrasında bir kente bir defa gelmenin o kenti tanımaya, derisinin altında yer alan damarlarını görmeye ve tüm kokularını duymaya yetmeyeceği tesellisi ile içime su ferahlığı da dolar. Otobüse binip Tahran’dan Tebriz’e doğru yol alırken bu hislerle sarılmıştı çevrem. Tahran’da yaşadıklarımı ve fark ettiklerimi yerli yerine oturtamadan Tebriz’i hayal etmeye başlıyorum. Tebriz! Pazar yerleri, halılar ve Azeriler… Kıpır kıpır olan yüreğimi sakinleştirmek için rastgele bir sayfa açıyorum Hayyam’ın şiir kitabından.
Bahar geldi; başka bir şey istemem kafamda;
Hele akla hiç yer vermem bahar soframda;
Şarap, seninleyim bu mevsim, koru beni:
Söğüt ağacı, sen de ser gölgeni altıma.


2 Kasım 2013 Cumartesi

ISFAHAN NASV-E CİHAN (Dünyanın Yarısı)

Sabahın erken saatinde İsfahan’a ulaşıyor ve 25 kuruş (TL) ödeyip halk otobüsüne biniyoruz. Hüzünlü, sıra dışı ve mutlu biten bir hikaye yan koltukta bizi bekliyordu. İngilizce konuşmamıza kulak kabartan ve fena halde yıpranmış görünen bir adam sevimli bir şekilde sohbetimize (İngilizce) dalıyor. Bu şehre çok uzaklardan büyük bir buluşma için gelmiş. Neden mi? Savaş ve barışın iç içe geçtiği ilginç hikayesini dinliyoruz. İran-Irak savaşı sırasında esir düşüyor ve Iraktaki bir kampta 8 yıl esir kalıyor. Bu sırada “ailem kadar yakın” dediği birçok Iraklı dost ediniyor. Cephede birbirlerini boğazlamak için gönderilen insanlar doğal hayat akışı içinde yakın arkadaş olmuşlardı. Bu durum beni şaşırtmıyor.  İşte o dostlarından bir tanesi 20 sene sonra onu ziyaret etmek için İsfahan’a geliyor. Anlatırken boğazı düğümleniyor ve ağlamaya başlıyor. Aklıma 8 yıl süren o katil savaş geliyor. İran-Irak savaşı sonucunda iki taraftan 500 bin kişinin ölüyor. Sebepsiz. Bu savaşın taze izleri bu insanda olduğu gibi kentlerin ve köylerin her yerinde görünebiliyor. Savaş kurbanlarının fotoğrafları caddeleri, evleri ve kutsal mekanları doldurmaya devam ediyor. 1979 İslam devrimi ve uzun süren yıpratıcı İran-Irak savaşında yaşanan trajediler İran halkını olgunlaştırmış. O
yüzden İran’da meydana gelecek olan bir sonraki toplumsal dönüşümün ne olursa olsun kansız ve şiddetsiz
olmasını istiyorlar. Yani devrim değil evrim istiyorlar. Bunun için de çok beklemeye razılar. En son dört yıl önce 5 milyon kişi ile alanlara sessiz ve pankartsız çıkmalarına rağmen rejimin uyguladığı şiddet sonucu 100 kişi ölüyor. Bundan da fazlası ile ders çıkarmışlar. Bu seyahatimde muhafazakâr yönetim ile daha fazla özgürlük talep eden halk arasında ciddi bir fikir ayrılığının varlığını gözlemledim. 40 yıllık İslami rejim 4000 yıllık güçlü ve yerleşik Fars kültürünü istediği şekle sokamamış. Tanıştığım insanların rejim ile ilgili eleştirileri sansürsüz, aleni ve korkmadan yapmaları beni şaşırttı ve sevindirdi.
Kendimi adamın hikayesinden ve İran’ın toplumsal hareketlerinden zorla uzaklaştırıp İsfahan’ın güzelliklerine
bırakmaya çalışıyorum. Otobüsten dışarı bakınca ağaçlar ve yeşil başka şeyler görmeme müsaade etmiyor. Bu kent geniş caddeleri, devasa meydanları, parkları, masal sarayları, çok kültürlü yaşam dokusu, cana yakın insanları, çok eski ve çok renkli
taştan kapalı pazarları, kendinden emin, bakımlı, hayatın her alanında var alan Farsi kadınları ve karmaşık trafiği ile içinde var olmaktan büyük bir keyif alacağınız bir tiyatro sahnesi sanki. Tarihte güçlü Safavi devletinin başkentliğini yapmış olmanın verdiği gururu ve gelişmişliği her zaman hisseden bu nazlı kent Nasve Cihan benzetmesini fazlası ile hak ediyor. Sırf bu kent için İran’a gelinir. Gelince de geri döner misiniz bilmem.
Kentin içinden geçen çok geniş yataklı Zaranderud (Hayat Veren) Nehri üzerine kurulu bulunan 24 gözlü ve
133 metre uzunluğundaki Khaju köprüsü üzerinde ve altında gezinmek, fotoğraf çekmek, sırtını taşlara verip kenti ve insanlarını seyre dalmak yorgunluğunuzu ve geldiğiniz memleketi unutturabiliyor. Zira bu köprünün altı ve üstü sosyal hayat alanına dönüşmüş durumda. Kızlı erkekli gençler, aileler, çocuklar sırf vakit geçirmek ve nefeslenmek bile bu devasa köprüye geliyorlar. Tüm baskıcı yönetimlerde olduğu gibi
sokaklarda, pazarlarda ve hayatın her alanında gençlerin özgürlük alanlarını genişletmek için kıyafetlerini daha çok açmayı, dünya ile daha fazla iletişim kurmayı, popular müzikler dinlemeyi ve teknolojiyi sonuna kadar kullanmayı tarz olarak seçtiklerini göreceksiniz. Bu derin isteği kızıl taşlı köprüde de gözlemleyebiliyorsunuz.
İsterseniz köprünün biraz uzağında konuşlanıp gece altın ışıklar altında ya da gündüz gözü ile şahane fotoğraflar çekebilirsiniz. Köprünün gözleri önünden geçen farklı ve renkli Isfahan portreleri fotoğraflara görsel ve içeriksel derinlik katacak. Mesela iki katlı köprünün alt gözlerinin önünden yürüyen saçı hemen hemen tamamen açık, makyajlı ve kot pantolonlu bir
kadınla üst gözlerin önünden geçen kara çarşaflı bir kadını aynı kare içine alabiliyorsunuz. Bu arada bu iki kesimin memleketimizdeki muhafazakâr-laik çatışmasına benzer bir çatışma içinde olmadıklarını gözlemliyorum. Diğer yandan objektifinize hoşunuza hiç gitmeyen kareler de girecek. Zaranderud Nehri yakın
zaman önce susuz kalıp kurumuş. Sebebi ise nehir suyunun komşu kent olan Yazd şehrine aktarılmasıdır. Yani anlayacağınız milyon yaşında olan Nehir başka bir kente hayat vermeye çalışırken kendini öldürmüş. Yatağında ise bir yılanın girebileceği büyüklükte geniş çatlaklar oluşmuş. Şimdi İsfahanlılar bu nehre suyu ve hayatı nasıl bir daha getirecekleri konusu üzerinde kara kara düşünmekteler. Zira nehirsiz bir İsfahan uzun süre canlı kalamaz.
Sadece İsfahan’da değil İran’ın genelinde beklediğimden çok fazla sayıda müze, sanat galerisi, heykel, meydan, saray ve park olduğunu görünce çok şaşırdım. İnsanlar da sakin, stresleri az, yardıma hazır ve dünyaya çok açıklar. Sık sık ve farkında
olmadan bir sarayın bahçesine giriyor yeşilin, suyun, sarayın ve içlerinde yaşayan insanların dengeli birlikteliğini görüp şaşırıyorum. Kimi zaman da satranç oynamak için özel masaların yapılmış olduğu ağaçların arasındaki saklı yeşil köşelerde satranç oynayan insanları fark ediyorum. İşin ilginci bu oyuncaların bazıları satrancı grup halinde oynuyormuş gibi oynuyorlar. Dışardan oyuna müdahaleler yapılıyor, itirazlar geliyor, gülüşmeler ve kızmalar ardı arkasına akıyor. Bu manzaranın içine kolaylıkla dahil olabiliyorsunuz. Mizah dolu amcalar da size mahalleden birisiymişsiniz gibi davranıyorlar. Türkçedeki Farsça sözcükler, bildiğim Kürtçe kelimeler ve en etkili silah olan vücut dili iletişime yardımcı oluyor. Bu sevimli manzara satrancın Pers
kültüründe çok geçmişten gelen önemini ve günlük hayatın içindeki sağlam rolünü tekrar hatırlıyor insana.
Genelleştirmelere pek inanmasam da içinde mizah kırıntıları olan şeyleri duyunca paylaşmadan edemiyorum. İran’da İsfahanlıları cimriliklerinden dolayı İskoçlara benzetiyorlar. Muhammed bununla ilgili bir fıkra anlattı. Bir zaman hükümet yol ücretlerini 100 Tümenden 50 Tümene indiriyor. Normalde memnuniyete karşılanması gereken bu icraata İsfahanlılar şiddetle karşı çıkıyor ve protesto gösterileri yapıyorlar. Neden diye sorulunca da; “İşe yürüyerek gidiyoruz. Eskiden günde 100 Tümen tasarruf ediyorduk. İndirim yapılınca bu tasarruf 50 Tümene indi. Bu durumda zarar ediyoruz.” Böyle işte.
Antikalar İçinde Bir Dünya: Nargile Evi
Tarihi pazara yakın ve antikalar arasında zor fark edilebilen bir mekana giriyoruz. Salaş eski bir hanın içinde antikaların arasında kaybolmuş ve minicik bir insana dönmüş eski bir milli güreşçi olan Reza Karyani dede ile karşılaşıyoruz. Aynı zamanda bir derviş olan bu bilge insan kafeyi para için değil muhabbet için çalıştırıyormuş. Duvarlarda, tavanlarda, sırtımızı dayadığımız her yerde yani kısacası her boş santimde yüzlerce eski lamba, nargile, bıçak, kap kacak, balta, ayna ve siyah beyaz fotoğraf gözünüzü alıyor.
Yanlarınızda nargilenin dumanı ile oyun oynayan ihtiyar ve gençlerle Ortadoğu masalı içinde imişsiniz gibi hissediyorsunuz. Antikaların büyüsüne kapılarak içeriye kadar süzülen insanlar burada karşılaştıkları hava ile yerlerinde kalakalıyorlar. Tıpkı benim tecrübem gibi. Antikalar diyarında sürekli oturup oradan ayrılmak istemiyorsunuz. Nargilenin, antikaların ve aş denilen leziz yemeğin kokuları gelince başka bir ülkede ve kültürde olduğunuzu hissediyorsunuz. Bu da çok hoş bir duygu, değil mi? Arkadaşım Muhammed elimden bırakmak istemediğim leziz nargileye bakıp Fars dili ile; “Ğayluna (Nargile) acımıyorsan vücuduna acı. Hadi gidelim, görecek çok yer var” diyor. Nargileye acıyor ve çıkıyoruz. Mekandan çıkarken yıkık dökük
hanın bakırcı, demirci ve tenekecilerini geziyoruz çok eski tarihte geziyormuş gibi. Ayaküstü muhabbetlerimizi yapıyoruz birçok çalışanla. Her zamanki gibi birbirini tanıyan iki insan gibi sohbete başlıyor ve yüzlerin hemencecik gülmesi rahatlatıyor. Bu arada konuştuğum hemen hemen her insanın dünya siyasetini yakından takip ettiğini fark ediyorum. Türkiye’den ve dünyadan konuşurken kelimelerin arasına dostluk sözlerini katmayı da ihmal etmiyorlar. Kara elleri olan mavi gözlü ihtiyar bakırcı
sitillere çekiçle şekil verirken şaka ile karışık şöyle söylüyor: “Türkiye-Iran dost ama liderler alık.”







Kentin Ruhu ve Nefesi: Nakş-ı Cihan Meydanı (İmam Meydanı).
İnsana hayranlık ve küçüklük duygusu veren böyle büyük bir meydan ve onun etrafında gelişen böyle bir hayat alanını hiç görmemiştim. Nakş-ı
Cihan Meydanından bahsediyorum. Tamamı yeşil alandan oluşan meydanın ortasındaki havuzları, fıskiyeleri, faytonları, turistleri ve yüzlerce dükkanın oluşturduğu dikdörtgen şeklindeki mimariyi seyredince şaşkınlıktan gözünüzü bile kırpmak istemiyorsunuz. Dört yönde dört şaheser yükseliyor gökyüzüne.  Güneyinde mavi işlemeli seramiklerle devasa Şah Cami, batısında Ali Kapu, doğusunda Şeyh Lütfullah cami, kuzeyde ise Büyük İsfahan pazarı yer alıyor. Bu ibadethanelerin devasa büyüklükte yapılma sebebini o anda anlıyorum.
Yücelikleri Tanrıyı çağrıştırıyor ve böylece insanda teslimiyet duygusunu uyandırıyor. UNESCO dünya mirası listesinde yer alan ve dünyanın en güzel meydanları listesinde başlarda bulunan bu geniş alanda yeryüzünün her yerinden gelen meraklı turistler ve seyyahlarla karşılaşıyorsunuz. Bu meydanda çimlere yayılmalı, azıklar yenmeli, fotoğraflar çekilmeli ve çok çeşitli ziyaretçiler izlenmeli. Kızıl taşlardan yapılma eski pazarına girdiğinizde geleneksel ürünler satan dükkanların hepsine bakmaya ve ya içlerine girmeye kalkışmayın. Zira bunun için en az bir güne ve bir beygir gücüne ihtiyacınız var. Renkli ve heybetli tavanlar ve sergilenen renkler başınız havada gezmenize sebep oluyor. Güvenilir, güler yüzlü ve sakin satıcılar huzurlu ve sessiz bir alışveriş yapmanızı sağlıyor. Fiyatlar Türkiye’ye göre daha ucuz ve genelde pazarlık yapılmıyor.
İran’da Büyük Ermeni Mabedi: Vank Katedrali
Irana gelmeden önce bu ülkede kendi halinde yaşayan ve kentin kültürüne ciddi bir katkı sunan bir Ermeni nüfusunun olduğunu bilmiyordum. Olsa bile yoğun bir baskı gördüklerini ve kendilerini saklama ihtiyacı hissettiklerini sanıyordum. Hâlbuki öyle değilmiş. Ermeniler sokaklara açılan kiliseleri, dükkanları, okulları, gazeteleri ve sanatları  ile şehirde çok görünür biçimde yaşıyorlar. Kapısında güvenliğin olmadığı kiliseleri ve insanların haç kolyelerini korkusuzca gösterebildikleri bir şehirde toplumun kadim bir dokusu olarak bu topraklarda yaşıyorlar. İranlı arkadaşım sohbetimizin bir anında şu bilgiyi veriyor. “Azınlıkların bu rejimde sorunları elbette var. Ancak bu sorunlar özgürlükçü kesimin yaşadıklarından çok da fazla değil.”

Toprak üzerine beton sıva ile kaplanmış sarı binaların olduğu mahalleye gelince sıra dışı bir yere geldiğimizi anlıyorum. Zevkle döşenmiş kaldırımlar, çiçekler, temiz sokaklar ve sokak köşesindeki güzel sanatlar fakültesi göreceklerimle ilgili beklentilerimi arttırıyor. Sokağın sonunda yeni bir sokağa dönünce şehir ortasında olmasına rağmen siluetini bozacak hiçbir binası olmayan Vank Katedralinin dinç, mağrur ve endamlı hali ile karşılaşıyoruz. Birçok insan için İran gibi bir ülkede böyle bir katedral olabileceği düşünülemez. Malum önyargılar farklı inançların bu topraklarda yaşanabileceği düşüncesini ihtimal dışında tutuyor.  Bir İranlı için bu o kadar sıradan bir durum ki. Tarihi ibadethaneye bir camiye girerken duyduğumuz rahatlığı hissederek giriyoruz. Hemen giriş kapısının karşısında İran’a ve Ortadoğu’ya ilk matbaayı getiren Piskopos Khachatour Gesaratsi’nin güzel heykelini görüyorsunuz. Matbaa gibi büyük bir yeniliği ülkeye bir din adamının getirmesi ilginç geliyor bana. Ermenilerin İran’ın kültür, sanat, mimari ve müzik alanlarına yaptıkları ciddi katkının yanı sıra 19. ve 20. yüzyılda ülkenin modernleşmesinde de ciddi bir rol oynamışlar.
Isfahan’daki Ermenilerin hikayesi çok ilginç. Sanat, zanaat, edebiyat ve müzikleri ile dünya uygarlığına güzellikler sunmuş olan bu halk, Safavi Şahı I. Abbas tarafından 16. Yüzyılda Azerbaycan’daki Aras Nehri kıyısından İsfahan’ın Julfa mıntıkasına getiriliyorlar. Bunun sebebi ise Osmanlılarla Safaviler arasında gerilim ve savaşlar. Ermeniler yeni memleketlerinde de bütün hünerlerini gösterip Yeni Julfa’yı istedikleri şekle sokuyorlar. Tıpkı terk etmek zorunda oldukları eski kentleri gibi.
Katedrale girince canlı renkler ve ayrıntılı mimari ustalık dikkati çekiyor. Katedral duvarlarını tamamen kaplamış ve ıslak sıva üstüne yapılmış resimler (freskler) İncil’de geçen sıra dışı olayları anlatıyor. İbadethanedeki yüzlerce eski esere tek tek bakıyor ve görevliden ayrıntılı bilgi alıyoruz. Havadan sudan bahsetmeyi de ihmal etmiyoruz. Sonra da yan tarafta yer alan ve beni kiliseden daha fazla etkileyen müzeye giriyoruz. Müzede ilk matbaadan tutun da 1000 yıllık İncil’e, İran’da basılan ilk kitaptan, Şah Abbas’ın Ermeniler ile ilgili verdiği olumlu olumsuz fermanlara, tablolardan günlük eşyalara kadar sayısız eser
yer almaktadır. Ermeni soykırımı ile ilgili hazırlanan köşeye gelince duraksıyor, yutkunuyor ve yerimde çakılı kalıyorum.  Filmlerin, fotoğrafların, videoların ve insan kemiklerin olduğu bölümde insanoğlunun kendi tarihi kadar uzun acı tecrübeleri gözümün önünden geçiyor. Kabartma Türkiye haritası üzerinde vilayet vilayet soykırım bölgelerinin gösterilmiş olması Ermeni toplumunda açılmış olan yaraların ne denli derin ve halen çok taze olduğunu fark ederek irkiliyorum.
Kendimden geçmiş bir vaziyette müzedeki diğer eserleri beynime kazımaya çalışırken İranlı iki genç çiftle tanışıyorum. Ve Katedral avlusunda sohbete başlıyoruz. Türkiye ilgisi, Türkiye’ye seyahat etme veya orada öğrenim görme isteğinin ne kadar fazla olduğuna bir defa daha şahit oluyorum. Bu arada Sümeyye adındaki genç kadın bir üzüntüsünü dile getiriyor. Türkiye gitmeyi çok istemelerine ve yeterli paraları olmalarına rağmen bunu gerçekleştiremediklerini anlatıyor. Sebebi de çok komik. Kocasının bir devlet bankasında çalışıyor olması sebebi ile yurt dışına çıkış yasağı var. Kendimi 1980 sonrasının Türkiye’sinde
hissettim. Bu arada Türkiye bir İranlı için çok pahalı bir ülke. İran parası olan Tümen hem zayıf hem de maaşlar Türkiye’de zaman geçirmek için yetersiz. Örneğin; bir öğretmen maaşı 350 dolar civarında. Bu demektir ki bir maaşla Türkiye’ye uçak bileti almaları bile çok güç. Ancak ülke içinde yoksulluğun izlerine çok fazla rastlamadım. Petrol, yemek, kıyafet ucuz. (Taksi 2 TL civarında). Doğalgaz köylere kadar götürülmüş. Ve o kadar bol ve ucuz ki çiçek seralarını ısıtmak için bile kullanılıyor.
Dünya kocaman zaman ise kısıtlı. Yavaş ve kentin deri altına sinerek seyahat etmeyi sevmeme rağmen bu defa acele ediyor ve İsfahan’a arkamızda bırakarak Tahran’a kentine doğru yola çıkıyoruz.
Bir seyahatten değişerek ayrılmak o seyahati çok değerli kılıyor. İsfahan’dan ve genel olarak İran’dan değişerek, şaşırarak ve keşifler yaparak ayrıldım. İşin garibi Avrupa şehirlerinde gezdiğimde aynı oranda şaşırmıyor ve içimde değişim hissetmiyorum. Herhalde düzensizlik, çeşitlilik, çok renklilik ve insanların her daim iletişime açık halleri beni cezbediyor. Diğer yandan şöyle bir durumun da farkına varıyorum. Bilinenin aksine biz Batıyı Doğudan daha çok tanıyoruz. Filmlerle, müzikle, medyayla, her daim bize sunulan ürünler ve yaptığımız seyahatlerle batı bize biraz daha tanıdık ve bilindik. İran ile ilgili bildiğimiz klişeleşmiş bilgiler genelde doğru çıkmıyor. Mesela; İran’ın Arap bir ülke olmadığı Arapça alfabe kullanan Farsi olduğunu bilmeyen birçok eğitimli arkadaş bana bu gerçeği kanıtlıyor. İsfahan’da kendimi İranlı yazar Samad Behrangi’nin Küçük Kara Balık öyküsündeki Balık gibi hissettim. Ben de tıpkı o balık gibi memleketimin bilindik sularında yüzmeyi bırakıp keşfetmek ve tanımak için başka sulara doğru kulaç attım. İyi ki de yapmışım. Görünüşte güvensiz ve korkutucu olan bu yabancı suların aslında huzurlu, merak kamçılayıcı ve zenginleştirici olduğunu fark ediyorum. Bu sular vücuduma ve beynime iyi geldi.
Not: Isfahan’ın kardeş şehirlerinden bazıları: Havana, Freiburg, Erivan, İstanbul.



3 Eylül 2013 Salı

Gökova’nın Şirin Yavrusu: Akyaka


Bu kadar küçük bir doğa parçası bu kadar çok şeyi nasıl oluyor da yüreğinde taşıyabiliyor? Gökova körfezinin Akyaka’sından bahsediyorum. Dudakları morartan soğuk suları, endemik kuşları, su samurlarını, melez mimariyi, sürekli yeşil ormanları, heybetli dağları, rüzgar sörfünü, şenlikli gök yüzünü, sazların ve kazların arasında gidilen tekne gezilerini, ormanın taş ve ahşap evlerini, kokulu köy sebzelerini, gizli koyları, balık ekmeği, deniz altını, parlak ay ve yıldızları,  Kleopatra plajındaki minicik kumları ve zeytin ağaçları arasında tarihi kalıntıların yüzünü her gün mavi deniz suyu ile yıkayan yavaş şehir Akyaka’da yaşayabiliyor insan. Gökova Körfezinin Akyaka’sından bahsediyorum. Gökova değince her seferinde T.S Elliot’un seyahat ile ilgili söylediği söz gelir aklıma. Ne diyordu yazar? “Seyahatte önemli olan varılacak nokta değil yolculuğun kendisidir.” Ben bu fikri çoğu zaman kendime yakın hissetsem de gidilecek yer Gökova olunca itiraz etmeden yapamıyorum. Bu coğrafyaya gelmek için yola her çıktığımda tek amacım buraya en hızlı şekilde varmaktır. Yolculuğu unutur, yol üstündeki görüntüleri fark etmez ve sadece Gökova’nın görselliği geçer gözlerimin önünden. 
Muğla’nın Ula ilçesine bağlı ve Marmaris’e 30 km mesafedeki Akyaka’nın keşfi Sakar geçidinde
başlar. Dağların zar zor müsaade ettiği bu geçitten kıvrılarak ilerlerken aniden önünüze çıkacak olan uçurum kenarlarında yapılmış seyir teraslarının birinde durmalısınız. Yüzünüze çam ve bal kokulu rüzgar çarparken geniş açıdan Gökova körfezini, dağlardan yılan çizerek sazların arasından ilerleyen azmak suyunu, kümelenmiş şekilde yanak yanağa duran tek çeşit evleri, körfeze bir kaşık gibi giren orman kampını seyre dalacaksınız. Denizin karalar içinde ite kaka ilerleyerek Akyaka’nın koynuna girdiğini görünce ve insanoğlunu mutlu edecek her şeyin bu coğrafyada bir araya geldiğini fark edince şaşırmadan edemiyorsunuz. O anda içinizdeki kan dolaşımı hızlanıyor ve çantanızın derinliklerinde unuttuğunuz bir çikolatayı bulmuş gibi ona hızla ulaşmaya çalışıyorsunuz. Tahminim şu ki Makedonyalı Büyük İskender ordusu ile buradan geçerken (M.Ö. 334) bu manzara için mola vermiş ve savaşa başlamadan önce doğanın ve huzurun tadını çıkarmıştır.  
Akyaka’nın içine girer girmez beldede yasal zorunluluk olarak başlayan sonra da kimsenin bozmaya kıyamadığı bir tabloya dönüşen tek tip mimari tarz ile yapılan evleri fark edeceksiniz. Bağlı olduğu Ula ilçesindeki evler örnek alınarak ve günümüz modern mimari olanakları kullanılarak yapılan bu evlere baktığımda geleneksel konakların ve villaların karışımından oluşan melez yapılar görüyorsunuz. Evlerde uygulanan yumuşak geometrik şekiller, onlara eşlik eden işlemeli ahşaplar, Muğla bacaları ve begonviller genelde iki katlı olan bu evlere enfes bir seyir havası katıyor. Çamlar arasında ev ya da otel, azmak boylarında restoran, denize nazır yerlerde yazlık olarak insanları konuk eden bu yapıların hepsinde tek tip mimariye sadık kalınmış. Buna rağmen mimari eserlerde tekdüzelik oluşmamış aksine sıra dışı güzelliklere sahip evler ortaya çıkmıştır. Sokaklarında dolanırken çiçek ve turunç kokularını içinize çeke çeke eserleri incelemelisiniz. Lafı gelmişken şu bilgiyi vereyim. Bu evlerin özgünlüğü saygın mimarlık kuruluşu tarafından da tescillenmiş durumdadır. 1983 senesinde Uluslararası Ağa Han Mimarlık Ödülü Akyaka evlerinde birisine verildi. Bu ev geleneksel mimariyi içinde özenle taşıyan ve Nazım Hikmet’in arkadaşı Ula’lı Nail Çakırhan tarafından tasarlanıp ayağa kaldırılan evdir. Aslında gazeteci ve şair olan ve mimarlık eğitimi olmamış olan Çakırhan’ın evini ziyaret etmeden dönmeyin derim.
            Akyaka’nın orman hayatını daha yoğun yaşamak ve onun içinden denizle buluşmak için orman
kampındaki taş ve ahşaptan yapılma bungalovlarında konaklamalısınız. Burada bir defa konaklamanız durumunda hayatınızın her döneminde bunu tekrar yapmak isteyeceğinizden eminim. Ancak konfor ve servis arıyorsanız Akyaka’daki birbirinden güzel otellerde de kalmalısınız. Çünkü bu evde her şeyi siz yapıyorsunuz. Ormanın avuç içlerinde saklı bungalovların balkonunda oturup kahvenizi yudumlamak, okumak, hayal etmek, ağaçların arasından denizi, oradan sıklıkla geçen kanoları, balıkçı teknelerini,  parlayan dalgaları ve balık tutmaya çalışan insanları seyretmek insana yüksek bir yaşam coşkusu veriyor. Ben bu duyguyu bu kadar yoğunlukla başka hiçbir yerde yaşamadım. Hele bir de hamak kurmuşsanız ve kalabalık dostlarla beraberseniz huzurun yanına eğlenceyi de eklemişiniz demektir. Akşam yemeklerinde dolunaya denk gelirseniz (ya da denk getirin) keyif birkaç misli katlanıyor. Bu defa maviliği gökyüzünde ve denizde değil ormanın karanlığında yaşıyorsunuz.  Böyle bir atmosferde yürüyecekmiş gibi dikilen çok ilginç şekilli ağaçları, denizin yakamozlarını ve kaplumbağaların ayak seslerini duyacak kadar sessiz bir ortamı huzur içinde
yaşıyorsunuz. Bu sırada sohbetlerinizi gayri ihtiyari bir şekilde kısık sesle yapmaya başlıyorsunuz. Kutsal bir mekândaymışsınız gibi. Bu alaca gecede azıcık cesursanız 72 basamak, Albay, Çotark koyu gibi ağaç ve çalılıklarla kaplı onlarca koya ürpere ürpere gider ve üstü kar suyu kadar soğuk altı ılık olan denizde yüzersiniz. Akyaka’da vücudunuz karaların olmadık yerlerinden gözeler gibi fışkıran soğuk sularla her yerde karşılaşacak. Hiç beklemediğiniz anda ve yerde soğuk bir yılan gibi dokunacak size. Mucize gibi bir şey, değil mi? Suyun yüzeyinde deriye iğne gibi batan soğuğu ancak sırt üstü yatıp dolunaya ve yıldızlara bakınca unutabiliyorsunuz. Ancak ürkekseniz karanlıkta ormana doğru bakmamanızı ve aklınıza Gökova körfezinde yaşayan kum köpek balıklarını getirmemelisiniz.
Ormanın bol oksijeni rahat uyumanızı ve sabah erken uyanmanızı sağlıyor. Mahmur gözlerle evin geniş balkonuna çıkınca serin rüzgar esintisi ve çamların arasından güzel tutmuş yoğurt yüzeyi gibi duran deniz karşılıyor sizi. Gözleriniz ve ruhunuz açılıyor. Karıncanın su içebildiği kadar durgun ve sessiz olan deniz* size çok davetkar bakarken iyice uyanmak için yüzünüzü birkaç adım ötedeki yeşil koyda yıkamalısınız. Tabi denizin içinde dalarak. Sabah saat 10’a kadar süt liman gibi kalan bu koyların tadına en iyi erken saatlerde ve gece varılıyor. Geri kalan saatlerde Gökova körfezi açık denizler gibi deliriyor, koyları ve dibindeki çamları ha bire dövüyor.  
Orman kampını, bungalovu ve Gökova körfezini bir de kış mevsiminde yaşamanız lazım. Yağmur yağarken, çam kokularına toprak, deniz ve soğuğun kokusu eklenir. O anda Bungalova sığınıp traktörle size getirilen kocaman odunları şöminede yakarsınız. Dostlarınızla ateşin dibine üşüşür, çaydanlık kısa sürede cızırdamaya başlar ve pencereden denize, ıslanmış yırtıcı kuşlara ve çamlardan süzülen sulara dalıp gidersiniz. Bu andan ve mekandan kim ayrılıp kente dönmek ve işinin başına geçmek ister?
Bir gün dağların kıyısından doğan ve yol boyunca birçok kaynağın suları ile büyüyen Kadın ve Kanlı Azmak Çayını keşfedip yaşayın derim. Gökova Özel Çevre Koruma Bölgesi içerisinde yer alan Azmaklarda sazlık, bataklık, çayır, sulak alanlar gibi biyolojik çeşitliliği zengin olan çok ilginç habitatlar yer alıyor. Azmağın başında kurulu olan balık restoranlarında ayaklarınızı kazlarla beraber suya daldırmış şekilde yiyeceğiniz taze körfez balıkları ve yöreye özgü mezeler doğayı daha fazla sevmenizi sağlayacak. Azmak’ı takip edip denize doğru yürürseniz mimari güzellikleri, ağaçların arasında oturmuş arada soğuk suya giren insanları, azmakta tekne turu yapanları, şanslıysanız su samurlarını ve bölgeye özgü olan Saz delicesi, Karabatak, Sakarmeke gibi yüzden fazla kuşu görebilirsiniz.
Tarzan gibi ipe asılarak dondurucu azmağa atlayabilir ve hırsla akan suya kendinizi teslim edip suyun denizle buluştuğu ılık-soğuk noktaya kadar sürüklenebilirsiniz. Suda hızla yol alırken kazların ve teknelerin arasından geçecek, kenarda oturup pek lezzetli balık ekmekleri yiyen ve akvaryumdaki balıkları izler gibi izleyen insanların şakalarına maruz kalacaksınız.
Ancak uyarmam lazım. Soğuk su dudaklarınızı ve parmaklarınızı morartabilir, kollarınızı uyuşturabilir ve kulaç atmakta zorlanabilirsiniz.  Ancak buna rağmen insan bu dereye bir defa girdiğimi bir daha girmek istiyor. Siz bir sonraki yüzmeyi tekne turu yaparken gerçekleştirin. Dünyada böyle bir deneyimi yaşayacağınız yerlerin sayısı çok azdır. Azmak etkinlikleri henüz bitmedi. Balıkçı barınağından 5 TL ödeyerek 45 dakika sürecek azmak turuna çıkıyorsunuz. Teknenin ucunda ayaklarınız suya değerek ve su altındaki her çeşit yeşili, balıkları, su kenarındaki Akyaka evlerini ve gerisinde bir horoz gibi diklenen dağı seyredeceksiniz. Dağ, oyun oynayan ve şamata yapan çocuklarını izleyen baba gibi yüzünde bir tebessümle bakıyor siz su içindeki insanlara. Tekne ile giderken kıyıdaki
insanlar karnavalda geçiş töreni yapan ünlülere bakar gibi bakıyor çünkü daracık Azmak çayında ve sazların arasında giderken teknenin ördek gibi süzülmesi ilginç bir manzara oluşturuyor. Balıkçı kaptan derin bir yerde yüzme molası verirken ciddi ifade ile şakasını yapıyor: “Şimdi sıcak suda yüzeceksiniz.” Kimse kaptanın dediğini sorgulamıyor. Ilık denizde soğuk akıntı olabiliyorsa burada da olabilirdi. Ne de olsa burası mucizeler coğrafyası. Azmak suyunun içinde de sıcak su çıkabilir sonuçta. Suya atlar atlamaz soğuk şok yaşanıyor ve insanlar aynı anda kaptana sert bakışlarını fırlatıyorlar. Kaptan sevimli bir şekilde gülüyor. Bu oyuna siz de denk gelebilirsiniz. Suyun içindeki
parlak yeşil bitkiler suların hızlı akışı ile uzun saçlı bir kızın saçları gibi dalgalanıyor. Böyle alımlı bir kızın saçlarını seyrederken çevredeki mimari şaheserleri ve sazlıkların arasında kaybolmuş Barış Manço’nun evini kaçırabilirsiniz. Gözünüzü ve ruhunuzu dört açın.
Macera ruhunuz hala çocuksa Akyaka’nın sembolü olmuş ve üstünden atlanması yasak olmasına rağmen herkesin atladığı tahta köprüden geçerek balıkçı barınağının diğer kıyısına varıyorsunuz. Burada herhangi bir ev ya da tesis bulunmuyor. Sadece doğanın çocukları var. Solunuzda sazlar ve kuşlar önünüzde küçük bir patika. Gökova körfezinin bitiş noktası yani yan yatmış bardağın dibindesiniz sanki. Hep mavi kalan körfez,
iki kıyısında hep yeşil kalan ormanlar, sağda Akyaka evleri ve mavi bayraklı plaj. Tuhaf bir coğrafyada yürürken sizle beraber sürprizler de ilerliyor. Sazların arasında aniden bir göl beliriyor, parlak renkli kuşlar çığlık atarak havaya fırlıyor, patikanız kısa bir ara veriyor ve sığ denizden çantanızı havaya kaldırarak yürümeye devam edebiliyorsunuz. Az sonra bin bir renkli bir gökyüzü karşılıyor sizi. Bir uçurtma şenliği sanki. Hayır değil. Burası Kitesurf (uçurtma sörfü) nün yapıldığı yer. Yüzlerce sörfçü farklı renklerdeki paraşütleri ile deniz
üstünde geziniyorlar. Akyaka’da doğanın birçok unsuru gibi rüzgar da bolcana var. Bu da beni şaşırtmıyor. Suda rüzgarın ve kol gücünüzün yardımı ile yapacağınız başka bir etkinlikler bekliyor sizi şimdi. Var mısınız? Yaptıkları işten zevk aldıkları aşikar ve kendinden emin surf okulu hocaları sizi bekliyor olacaklar. Ayrıca farklı heyecanlar yaşamak isteyenler için de windsurf (rüzgar sörfü) ya da kano seçenekleri de mevcut. Bisiklet, kaya tırmanışı, yamaç paraşütü, şelalede yüzme ve trekking ile ilgiliyseniz daha da şanslısınız. Zira bu sporları yapanlar Gökova körfezini ve Akyaka’yı
faklı açılardan ve yüksekliklerden görebiliyorlar. Böyle bir deneyim nefes kesici ve ürpertici olmaz mı? Beyninizle ve makinanızla çekeceğiniz fotoğrafların hayatınızın özel bir albümünü oluşturma ihtimali yüksektir.

Başka bir gün ise tam bir güne sığacak bir etkinliğe ne dersiniz? Gökova’nın Türkiye ve dünya çapında bilinen bir gezisi bu; Tekne Turu. Bu turlar çok çeşitli. Sadece adalara gidenler olduğu gibi, hem adalara hem de koylara gidenler de bulunuyor. Karadan ulaşılamayan koylara dümen kıranlar da az değil. Ayrıca grup halinde tekne kiralanıp istenilen yere gidebileceğiniz turlar da mevcut. Ben ikinci seçeneği tercih etmenizi öneririm. Sabahın onunda demir alıyor ve bardağın dibi dediğimiz Akyaka iskelesinden Körfezin daha geniş denizine açılıyorsunuz. İncekum, Akbük koylarında ve Çınar plajlarında molalar veriliyor. Gökova körfezinin bu seçilmiş sularında yüzünce büyük ihtimalle dünyanın başka denizlerinde yüzmeye gerek kalmadığını düşüneceksiniz. Çınar plajına orman kampından yürüyerek (30 dk.) ve körfezi sürekli izleyerek de ulaşılabiliyor. Kitap ve gazete okuyanlar, güneşlenenler, biraz geride piknik yapan aileler ve masalarda oyun oynayanlarla beraber sessiz, huzurlu ve çamlı bir koydur Çınar. İnsanlar buranın soğuk ılık denizinde yüzüyor ve plajın hemen yanından denizle buluşan soğuk su kaynağında duş alıyorlar. Doğal olarak bu dondurucu suda 30-40 saniyeden fazla kalınamıyor. Vücudun ritmi değişiyor. Kan dolaşımı hızlanıyor ve insan kendine geliyor. Plajın işletmesi köfte ve patates kızartması gibi sahil yiyecekleri sunuyorlar.
Lacivert Koy, Su Altı Mağaraları, Yunus ve Akvaryum koylarında yaklaşık yarım saat duruluyor. Lacivert koy aslında bütün koylar gibi koyu mavi. İnsan ılık suyuna dalıp gözlerini açınca lacivertle beraber mavi ve yeşili de görüyor. Yüzerken ayaklarınızda küçük kesikler varsa onları tırtıklayan balıklar sizi hem gıdıklıyor hem de ürkütüyor. Su altı mağaraları isimlerinden de anlaşılacağı gibi ürkütücü ama merak uyandırıcı bir hava taşıyorlar. Yüzmek ve snorkelle su altında dolanmak egzotik bir etkinlik olsa da zamanı unutmanıza sebep olabilir. Tekne sizi deniz ortasında bırakıp gitmesin. Bu arada mağaraların içine tüp ile seyahat etmek dünyanın su altı coğrafyasını keşfetmeğe başlamak için iyi bir başlangıç olabilir. Buradan sonra Gökova körfezinde denizanası şeklinde duran Sedir (Kedrae) adasına çıkıyorsunuz. İdima, Helos Deniz Birliği, Pers, Hellenistik, Roma, Bizans gibi birçok medeniyet tarih boyunca ruhu ve gözleri dinlendiren bu bölgeye sahip olmanın tadını çıkarmışlar. Bu uygarlıkların izlerini küçük adada fazlasıyla göreceksiniz. Tarihe daha yakından bakmak isterseniz gruptan ayrılıp kısa bir ada gezisi yapmalısınız. Zamandan kopuk zeytin ağaçları arasında dolanırken aniden karşınıza çıkacak olan antik tiyatronun bir basamağına oturabilir ve bir zamanlar binlerce kişinin izlediği oyunun kahramanlarını hayal edebilirisiniz. Adada körfez manzarası eşliğinde kostümler, dekor ve seslerden oluşan birliktelik geliyor insanın gözleri önüne. O anı her yaşadığımda zamanda seyahat etme fikri beynimden tekrar ve bir an önce mümkün olmasını dilerim. Agoraya gelince mallarını pazarlayan ve alış veriş yapan erkekler, kadınlar ve çocukları hayal ederim. M.Ö. 6. Yüzyıla denk gelen Karya uygarlığının kral ve ailesinin yazlarını bu adada geçirdiklerine dair bazı kaynaklarda bilgiler bulunmaktadır. Adada bu kadar keşif yapıp tarih içerisinde dolandıktan sonra Kleopatra plajına gitmeli ve körfezin sularına kendinizi teslim etmelisiniz. Suyun iyileştirme, hayat verme, algıları açma ve mutlu etme özelliklerini o anda tekrar yaşayacaksınız. Adanın kendine özgü safran sarısı incecik kumları ile ilgili sıklıkla anlatılan bir söylence vardır. Söylenceye göre, Romalı Komutan Antonius sevgilisi Kraliçe Kleopatra için Mısır’dan gemilerle bu kumlara buraya taşıtır. Ve sevgililer bu adada ve kumlarda buluşurlar. Aslında bu kumlar kalker damlacıklarından oluşmuş, Ege ve Akdeniz’de sadece Girit Adasında bulunuyorlar. Tekne turları ile taşıyabileceğinden fazla misafir ağırlamaya başlayan ve kumları azalan bu plaj sıkı koruma altında alınmış. Kumların ada dışına çıkartılması yasaklanmıştır. O yüzden kumsaldan çıkarken duş almak, havluları ve terlikleri silkelemek zorunludur. Uzun ve yoğun bir körfez macerasından sonra yorgun ve dingin bir şekilde kıyıya çıkıyorsunuz. Orman eviniz, Bungalov, sizi dinlendirmek için sabırsızlıkla bekliyor olacak.  
Akyaka’ya sanırım çok az insan sadece bir defa gelmiştir. Siz ilk defa gelecekseniz telaşa kapılıp
yukarıda yazılan her şeyi bir anda yapmaya çalışmayın. Ne de olsa bir daha geleceksiniz. Gökova sizi buraya getirtecek. Üstelik burası Cittaslow yani yavaş şehir. Coğrafyayı azar azar,  dokunarak, örtüleri kaldırıp derine inerek ve sindirerek keşfedin.  Halikarnas Balıkçısının sözü geliyor aklıma: “Roma’yı gör de öl derler Gökova’yı gör de yaşa!”. Neden mi?  İnsan doğasına en uygun doğa Gökova’da bulunuyor da ondan.






      ateş mehmet
2  eylül 2013, izmir